|
NECATİ SÖNMEZ
Birkaç yıl önce, Amsterdam Belgesel Film Festivali (IDFA) kışkırtıcı bir filmle açılmıştı. Hollandalı sanatçı Renzo Martens'in “Epizode 3 - Enjoy Poverty” adlı film-performans karışımı çalışmasıyla... Filmde Mortens, beyaz takım elbiseler içinde Kongo'ya gidip yerlilere yoksulluktan para kazanmalarının yollarını anlatıyordu. Amsterdam'daki kanallardan birinin kıyısına yerleştirilen 'Enjoy Poverty' (Yoksulluğun keyfini çıkar) yazılı bir ışıklı tabela enstelasyonu da filmi tamamlıyordu. Son derece rahatsız edici, sert bir filmdi. Hayatını vesikalık çekerek kazanan yerel fotoğrafçılara, AIDS'ten ölmekte olan bir bebeğin fotoğrafını medyaya nasıl pazarlayabileceklerini ve buradan daha iyi para kazanabileceklerini anlatıyordu mesela. Filmde yer yer Afrikalı yoksulları nesneleştiren Martens'in yöntemi tartışılır, ama hiç değilse, filmde kendi büründüğü karakter üzerinden sömürgeci kılıklı beyaz adama kocaman bir çuvaldız batırıyor, yoksulluk pornografisi üzerinden para ve şöhret kazanan medya ordusunu ironik bir dille yerden yere vuruyordu.
Bu sene aynı festivalin açılışında, yine Afrika'ya belli bir 'misyon' için giden bir beyaz adam hikayesi vardı. Ama bu kez çuvaldızı kendisine değil, daha ziyade geri kalmış ve yolsuzluğa batmış Afrikalılara batırmak üzere... Danimarkalı yönetmen Mads Brügger'in “The Ambassador”undan bahsediyorum. Önce CPH:DOX'ta seyirci önüne çıkan, bir kaç hafta sonra da IDFA'nın açılışını yapan filminde Brügger, Kuzey Kore'de geçen “Red Chapel” adlı önceki belgeseline benzer bir performans için bu sefer Orta Afrika Cumhuriyeti'ni seçmiş. 'Performans' kavramı lafın gelişi değil; gazeteci kökenli yönetmenin yaptığı işi kimileri ('araştırmacı gazetecilik - investigative journalism'e gönderme yaparak) 'performatif gazetecilik' olarak nitelendiriyor.
Yönetmen burada, mebzul miktarda para ödeyerek edindiği Liberya menşeili bir diplomatik pasaportla Orta Afrika Cumhuriyeti'nde yatırım yapmaya soyunan bir işadamı 'rolünde'. Bölgede bir kibrit fabrikası kurmak üzere kolları sıvamış görünüyor, esas niyeti ise el altından elmas işine girmek. Filmin görünürdeki niyeti ise, sistemin çürümüşlüğünü anlatmak... Eh, amaç böylesine kutsal olunca her tür araç mübah oluyor! Sonra gelsin odaya yerleştirilmiş gizli kameralar, izinsiz kaydedilen telefon görüşmeleri, kurbanlara yöneltilen tuzak sorular, yerli halkla kafa bulmalar, vs. Karşımızda Borat kılıklı bir gazeteci-belgeselci var ve sahiden ülkedeki yolsuzluk batağını deşifre ediyor bir yere kadar; ama o batağın içine girip çıkarak, elini epeyce kirleterek yapıyor bunu. Filmin bütçesi bir hayli yüksek olmalı ki, film boyunca onbinlerce dolar rüşvet olarak oraya buraya dağıtılıyor. Avrupa dahil dünyanın herhangi bir ülkesinde, birtakım aracılara çuvalla para yedirerek elde edebileceği 'çürümüşlük' görüntüleri (tek fark, Batılıların İsviçre'de bir banka hesabı kullanmak gibi daha incelikli yolları tercih etmeleri olurdu belki), Afrika'nın göbeğinde daha yerli yerine oturuyor.
Ama esaslı sorular kalıyor geriye: Afrika'da diplomatik misyon kisvesi altında ve elmas ticareti etrafında dönen dalavereleri teşhir ettik, eyvallah, peki gazeteci ahlakını ve kameralı medyanın çürümüşlüğünü ne yapacağız? Ekibe yardımcı olan rehberden, onları köylerinde ağırlama inceliğini gösteren pigmelere kadar kameranın görüş alanına giren herkesi tepe tepe kullanan, amacının nesnesi haline getiren, yüzde 90'ı gizli kamerayla çekilmiş bir 'belgesel'in sunacağı gerçeklikten nasıl bir hayır bekleyeceğiz? Güçlü bir yapımcı desteğini arkasına alıp sansasyonel bir film yapmak uğruna sınır tanımayan belgeselcileri geçtik, anlı şanlı festivallerin bu filmleri baştacı etmesine ne diyeceğiz?
Not: Bu yazı daha önce Altyazı Dergisi'nin Aralık 2011 tarihli 112. sayısında, docIstanbul sayfalarında yayınlanmıştır.
|