FİLMLER, FESTİVALLER, YÖNETMENLER, KENTLER
b e l g e s e l _ g a z e t e
DOKUFEST 2011 GAZETE ANASAYFA


Şenlikli bir belgesel ailesi

ÖZGE CALAFATO

Belgeselcilerin (hem yapanları hem izleyenleri) camiası bambaşka, belgesel film festivallerinin havası daha da başka. Balkanlar, Anadolu, Levant, Kafkasya ve Arap Dünyası’nı kapsayan coğrafyanın en saygın belgesel ve kısa film festivallerinden olan DokuFest de kendi bambaşkalığıyla 10. yılını 23-31 Temmuz 2011 tarihleri arasında şaşaalı bir biçimde kutladı ve adı daha çok savaşla hatırlanan tarih ve acı yüklü bu coğrafyayı bu kez farklı bir resimle, yarattığı film kültürü ve coşkusuyla haberlere taşıdı.

‘Şaşaalı’yı açalım: 180 film, altı yarışma, retrospektifler, küratörlü programlar, paneller, bölgenin genç filmcilerinin projelerinin değerlendirildiği atölye çalışmaları, nerdeyse tamamı Türkçe de konuşan ve sizi ilk andan bağrına basan festival ekibi, beyaz DokuFest tişörtleriyle her daim yardımınıza koşan, genelde lise çağındaki festival gönüllüsü kızlar ve erkekler, dünyanın farklı köşelerinden gelen onlarca misafir, son albümü Let England Shake vesilesiyle Seamus Murphy’nin çektiği on iki kısa film eşliğinde Prizren’i ziyaret eden heyecan verici PJ Harvey ve onur konuğu iki usta, Mohsen Makmalbaf ile James Longley.

Bu festivalin kırmızı halısı yok; açılış ve kapanışın da yapıldığı ana salonun önüne serilmiş çok şık bir kırmızı kilimi var. Makyajlı limuzinli starları yok, stara gerek de yok, zaten gönüllüsünden yönetmenine, şoföründen makinistine burada herkes bir star.

Savaşın bitişinden beri düzenli bir sinema salonun hizmet vermediği Prizren’de (ki festivalin yola çıkış nedeni tamamen bununla ilişkili) festival büyük bir açlıkla bekleniyor, Priştina, Tiran ve diğer civar kentlerden gençler gönüllü olarak çalışmak ve/veya filmlerin (bazen de sadece partilerin!) tadını çıkarmak için Prizren’e geliyor, yurt dışında yaşayıp da yaz tatili için kente dönenler ziyaret tarihlerini festivale denk getiriyor, nehrin bir kenarında festivale eşlik eden kitap fuarı, diğer tarafında gençlerle dolup taşan kafe ve barlar. Prizren her DokuFest’te festivalle nefes alıyor.

DokuFest ‘festival’, yani Türkçesiyle ‘şenlik’ sıfatını gerçekten de hakkıyla taşıyor. Sıcaklığı ve samimiyetiyle yarattığı özgün kosmos, bize neden festivallere ihtiyacımız olduğunu bir kez daha hatırlatıyor. Bir kentin bir festivalle film üzerinden nasıl bütünleşebileceğine dair bir öneri, yakından bakılması gereken ilham verici bir model. Bunu nasıl başarıyorlar? Birkaç örnekle resmedelim: Festival süresince kent merkezinin hemen ötesinde, gecesi birkaç avroya size kamp yapma imkanı veren DokuCamp, düzenlenen piknikler, bölgenin popüler müzisyenlerinin sahne aldığı tıklım tıklım dolan konserler, kentin her tarafında DokuFest afişleri ve DokuFest bayrakları. Butiğinden eczanesine herkesin ağzında DokuFest DokuFest.

Kosova’nın ikinci büyük merkezi Prizren, tıpkı Üsküp, Saraybosna gibi bir Osmanlı kenti. Avantajı, Priştina’nın aksine savaştan görece daha az hasarla, yüzlerce yıldır özenle koruduğu mimari dokusunu fazla bozmadan çıkmış olması. Bu da DokuFest için en büyük kazançlardan biri.

Prizren’in kendisi bir açık hava sineması ama bu, festivalin yaratıcı ve kentin dokusuna tamamen yedirilmiş mekanlarını es geçmek anlamına gelmiyor: Gösterimlerin yapıldığı yerler arasında tepede tüm kent manzarasına hakim Prizren kalesi (Kino Në Kala) ve altınızdan su akarken film izlediğiniz, kenti ortadan kesen nehrin üstüne kurulan Kino Në Lum da bulunuyor. İkisi de açık hava gösterimlerine ev sahipliği yapıyor. Paneller ve sergilerse tarihi Osmanlı hamamında. Tüm mekanlar yürüyüş mesafesinde.

DokuFest festival alemindeki yerini her yıl giderek güçlenen programıyla sağlamlaştırıyor. 10. yılın şerefine ‘güçlenme’ teması üzerine vurgu yapmaları da boşuna değil: 10 Years Strong son on yılın favorilerine yer verdikleri bölümdü bu yıl. 2010’da festivali ziyaret etmiş olan Christian Frei imzalı Oscar ödüllü Savaş Fotoğrafçısı (War Photographer, 2001), nükleer atıkların geleceğini sorgularken bizi sonsuzluk kavramı üzerine derinden düşündüren Michael Madsen’in Sonsuzluğa'sı (Into Eternity, 2009) ve kendini açlığa terk ederek intihar eden bir adamın gerçek hikayesinden yola çıkan, Peter Liechti imzalı Böceklerin Sesi – Bir Mumyanın Günlüğü (The Sound of Insects - Record of A Mummy, 2008) bu programdaki filmlerdendi.

Festival kataloğu zengin, seçim yapmak zor; değinebileceğimiz film sayısı sınırlı. Bu yüzden genel yapıdan ve birkaç favoriden bahsedebileceğim ancak.

Mohsen Makmalbaf ve James Longley retrospektifleri kuşkusuz festivalin en ilgi gören bölümlerindendi. Longley’i Gazze Şeridi (Gaza Strip, 2002), Sari’nin Annesi (Sari's Mother, 2006) ve Irak Paramparça (Iraq in Fragments, 2006) ve Makmalbaf’ı Kapı (The Door, 1999), Sandalye (The Chair, 2006), Demokrasi Testi (Testing Democracy, 2000) ve Afgan Alfabesi (Afghan Alphabet, 2001) ile bir kez daha hatırladık.

Açılışı, Patricio Guzman’ın görsel ve zihinsel ziyafeti Işığa Özlem (Nostalgia for the Light, 2010) yaptı. Bir önceki filmi Street Fight ile Oscar’a aday gösterilmiş olan Marshall Curry’nin radikal çevreci Dünya Kurtuluş Cephesi (Earth Liberation Front, ELF) üzerinden terörizmi ve anlamını sorguladığı If a Tree Falls’ı, Michael Collins’in Filipinler’in adalet sistemini tüyler ürperten bir dramla gözler önüne serdiği Give Up Tomorrow’u, Gary Tarn’ın uğradığı bir saldırıda kör edilen ama bunu bir son değil başlangıç olarak hayatına taşımayı seçen Fransız ressam Hughes de Montalembert’i anlattığı Kara Güneş’i (Black Sun, 2005) DokuFest’te yerini ve gündemini bulan diğer filmlerdendi.

DokuFest’in belgesel yarışmaları Balkan, Uluslararası, İnsan Hakları ve Yeşil (=çevre) Belgeseller olmak üzere dört kategoriye ayrılıyor. Uluslararası ve Ulusal Kısa Film yarışmaları, hem belgesel hem de kurgu kabul ediyor. Yılın öne çıkan Kosova ve Arnavutluk yapımlarını gözlemlemek için bu son iki kategoriye bakmak gerek. Bu yıl Kosova’dan dikkat çeken iki film, DokuFest’ten de ödülle dönen Driton Hajredini ve Yll Qitaku imzalı Si Qeni n’Rush ve Lulzim Zeqiri imzalı Portreti i Humbur oldu.

Türkiye de her yıl olduğu gibi 2011’de de Prizren’de temsilini buldu: Reyan Tuvi’nin Ofsayt’ı, Arin İnan Arslan'ın Pera Berbangê'si ve festivalde En İyi Uluslararası Kısa Film ödülü alan Cüneyt Karaahmetooğlu’nun Gard-ı Fren’iyle. Documentarist’ten Necati Sönmez de Uluslararası Belgeseller jürisindeydi.

Bu kadar hevesli ve geniş bir tabana hizmet veren bir festival neredeyse programa ne koysa tutar, ama DokuFest’in derdi bu değil. Tersine, festivalin bu kartı asla kullanmadan, sanatsal ve politik yönelimlerinden, sosyal duyarlılıklarından taviz vermeyerek yılın ve tarihin en önemli belgesellerini ısrarla Prizren’e taşımaya devam etmesi DokuFest’in en büyük niteliklerinden biri.

İlk cümleye dönersek, belgesel camiası bambaşka, DokuFest’in konukları daha da başka. Prizren küçük şehir, biraz yerel danışmanlık takviyesiyle güzel mekanların ve lezzetli yemeklerin keşfedilmesi için birkaç saat yetiyor. Yürüyüş mesafesindeki çay bahçeleri, kafeler, barlar ve restoranlarda DokuFestlilere zaten hasbelkader rastlıyor, hazır rastlamışken oturup bir kahve içiveriyorsunuz. Sonra belgesel, festival derken sohbet sohbeti açıyor. Koşturmasız, sakin kafayla.

Serin yaz geceleri, kurulan dostluklar, koşuşturmaca, son dakika paniği, baka baka sayfaları eskiyen film rehberleri, nerdeyse herkesin Türkçe konuştuğu ve Türk televizyonlarını izlediği bu istisnai kentte ana dilde seyahat ediyor olmanın verdiği şaşırtıcı rehavet. Yürek titreten filmler, zihin açan soru-cevaplar, bol güleryüz. Kısaca aile duygusu.

Festival Işığa Özlem’le başlamıştı, şimdiyse yürekte kalan Prizren’e özlem.