|
NECATİ SÖNMEZ
Avrupa'nın en büyük ve en köklü belgesel festivallerinden biri, DOK Leipzig. Gücünü gerçeğin devrimci potansiyelinden alan politik duruşu ve düzeyli programıyla kalbimizde özel bir yer edinen, her şeyden önce bu dünyayla “derdi olan bir festival”!
Bu sene, 17-23 Ekim tarihleri arasında 54'ncü yılını kutlayan DOK Leipzig, dünyanın en eski belgesel festivali olma ünvanına sahip. 1955 yılında Alman Demokratik Cumhuriyeti'nde yaşayan sinemacıların örgütlenerek ülkenin ilk bağımsız festivali olarak başlattığı etkinlik, on yıllar boyunca özellikle doğu ve batı Almanyalı sanatçıları buluşturan bir köprü işlevi görmüş.
Duvarın yıkılıp Almanya'nın birleşmesinden sonra ise, bu işlevini dünya ölçeğine uyarlamış görünüyor: Bir anlamda, dünyanın iki kutbunu birbirine yaklaştıran (daha doğru bir ifadeyle, doğu'yu batı'ya taşıyan) kültürel bir platforma dönüşmüş. Bunu da konjontürel rüzgarlara göre yön seçerek değil, inançlı bir adanmışlıkla ve istikrarlı bir şekilde yaptığını gösteren imareler çok. Sözgelimi DOK Leipzig'in bu sene Arap sinemasının genç yeteneklerine geniş yer açması, bugünlerde dünyanın gözünü açan devrim rüzgarlarından çok öncesine, 1960-70'lere kadar uzanan samimi bir ilginin sonucu. Öteden beri bu coğrafyadan çıkan filmleri destekleyip onlara kucak açmış olan festival, bu sene bunun meyvelerini toplayarak Arap ülkelerindeki devrimci süreçlerle ilgili yapılan en taze ürünleri ilk kez seyirciyle buluşturma şansını yakaladı. (DOK Leipzig'in bir iki hafta sonrasında başlayan CPH:DOX'un programından da anlaşılacağı gibi, önümüzdeki aylarda pek çok belgesel festivalinin bu coğrafyaya özel bir ilgiyle yaklaşacağını tahmin etmek zor değil.)
Belgesel festivallerinin, diğer 'kültürel şenlikler'den bariz bir farkı da bu aslında: Sokaklarla daha organik bir bağ kurabilmesi, fildişi kulelerden azat olup güncelliğin nabzını dolaysızca tutabilmesi... DOK Leipzig'i benzerlerinden ayıran ve rahatlıkla 'politik duruş' diye adlandırabileceğimiz şey, aslında gerçekliğe karşı duyulan merak ve sorumluluktan başka bir şey değil. Ne de olsa Marx'ın dediği gibi, gerçek devrimcidir! Belgesel açısından, bu sloganvari sözü belki şöyle açmak gerekir: [Aydınlatılmış] gerçek, devrimci [bir potansiyel taşır].
'Gerçeğin devrimciliği' ne kadar işlenmeye muhtaç ham bir malzemeyse, şu sıralar belli bir coğrafya açısından 'devrimin gerçekliği' de o kadar sıcak bir konu. Festivalin geniş bir yelpazeye sahip programında, son bir yıldır Arap aleminde olup bitenlerin anlatıldığı filmlere ayrılan bölüm, 'Bir Devrimin Gerçekliği' (The Reality of A Revolution) başlığını taşıyordu. Halen esmeye devam eden devrimci rüzgarları, 'devrim' olarak adlandırmadaki acelecilik bir yana bırakılırsa; hemen hepsi kurgu odasından yeni çıkmış, konusunun sıcaklığını taşıyan filmler ve panel/tartışma gibi yan etkinliklerle dolu dolu bir programdı. Festival bu vesileyle, Ürdün'den Mısır'a, Suriye'den Tunus'a kadar bu rüzgarlara maruz kalan muhtelif ülkelerden gelmiş pek çok belgeselci için bir buluşma ve kaynaşma ortamı da sunuyordu ayrıca. Ama en önemlisi bu bölümdeki tercihleriyle festival, 'doğu'yu ('güney'i, 'öteki'ni, adına ne derseniz deyin) iyi prodüksiyon olanaklarına sahip batılı sinemacıların gözünden aktarmak yerine, belgeselde kadim bir geleneği kıracak biçimde bu işi o hikayelerin öznesi olanlara bırakması, başka bir deyişle 'öteki'lere kendilerini bizaat anlatma şansı sunması... Festival programcılarından Matthias Heeder'ın katalogdaki yazısında cesur biçimde altını çizdiği gibi: “Batı her şeyin en iyisini bilir – bu nedenle, Arap dünyasının totaliter rejimlerine uzunca bir dönem koşulsuz destek veren hükümetlerimiz, şimdi de akıl verme konusunda pek cömert. DOK Leipzig'in buna verdiği karşılık, demokratikleşme yollarını göstermek yerine, Arap sinemacıların Tunus ve Mısır'daki devrimler hakkında yaptığı en yeni işleri uluslararası arenada ilk kez sunmak.”
Bu bölümde gösterilen filmler için en çok ilgiyi çeken, dünya premieri Birkaç hafta öncesinde Venedik'te yapılmış olan “Tahrir 2011” adlı filmdi. 'İyi', 'Kötü' ve 'Politikacı' başlıkları altında, üç bölümü üç genç yönetmen tarafından ayrı ayrı çekilip sonra birleştirilen filmde, Mısır'da 25 Ocak'ta başlayan süreç farklı perspektiflerden aktarılıyor: Özgürlük talebiyle Tahrir meydanını dolduran 'iyi'lerin; onların azmini ve direnişini kırmaya çalışan 'kötü'lerin ve bütün bunlara sebep olan anlı şanlı 'politikacı'nın açısından... Akıllıca bir yapım becerisiyle, birbirini tamamlayıcı bir ekip çalışmasına dönüşen (yönetmenlerden birinin söylediğine göre, filmin son halini ilk kez Venedik'teki galada izlemişler) ve Kahire'de olup bitenleri gayet akıcı bir şekilde özetleyen bir film. Aynı konuya eğilen “Tahriri Meydanı'ndayım” (I am in The Square) de, tabandan yükselen bu isyan hareketinin enerjisini ve dinamiklerini içeriden sunuyordu.
Konusu doğrudan 'devrim' olmasa da, çekimleri Tunus'taki kalkışmanın ortasına denk gelen “Laiklik.. İnşallah” (Secularism... Inch'allah) bu kez bize hayli tanıdık gelen bir tartışmayı, Tunus gerçekliği içinde yürütüyor. Radikal İslamcılara verilen tavizlerle hızla muhafazakarlaşan bir toplumda, laiklik, bireysel özgürlük gibi konular, çifte standartlar ve hurafeler, kendini ateist olarak tanımlayan kadın yönetmenin katılımıyla, özelllikle Ramazan ayı boyunca didikleniyor. Filmin bir yerinde, cami hutbesinden İstanbul'un adıyla ilgili anlatılan hikayeyi duyunca bir yaşımıza daha basıyoruz: “Efendim, Müslüman Türkler tarafından fethedildikten sonra 'Müslümanı bol' anlamında, şehrimize Islam-bol denmiş aslında, sonradan değişerek bu hale gelmiş!”
Arap rejimlerinin, en azından önemli bir kısmının, domino taşları gibi yıkılışının hikayesini, bu filmleri izlemeden önce de biliyorduk aslında. Peki, bu isyanların arkasındaki dinamikleri, kitleleirn korku eşiğini aşıp sokağa dökülmesini sağlayan motivasyonları ne kadar biliyoruz? Tahrir'den önce Mısır'da yaşamak nasıl bir şeydi acaba? Çekimleri tam da, eylemlerin başladığı gün (25 Ocak'ta) sona eren “Yasak” (Forbidden), işte bu perdeyi aralıyor. Mübarek rejiminin boğucu totalitarizmi altında yaşayan Mısırlıların gündelik hayatta delmek durumunda kaldıkları 'yasak'ların çetelesini tutuyor film. Sözgelimi ses kayıt cihazlarının satılmasının yasak olduğunu bazı Mısırlılar dahi bilmiyor! Gerçekten isyan ettirici bir gerçeklik...
Belgeselci, bu anlamda basitçe vaka-i nüvislik yapmak yerine, değişimin kaçınılmaz olduğunu gösteren, dolayısıyla bir nebze ileriyi gören ve herkesi buna inandırmaya çalışan bir Kassandra işlevi de görebiliyor bazen. DOK Leipzig gibi bir festival de, sadece isyanları anlatan filmlere değil isyan edilesi gerçekleri dile getiren yüzlerce belgesele yer vererek, 'başka bir dünya' özlemine işaret edebiliyor.
Not: Festivalin ileriyi görme yetisine bir örnek de şuradan verilebilir: Bizim son birkaç yılda (özellikle “Beşirle Vals”ten sonra) daha sık duymaya başladığımız 'animasyon belgesel' türü, DOK Leipzig'de tam 15 yıldır bir bölüm olarak (AnimaDocs) mevcut!
Not: Bu yazı Yeni Film dergisinin 24. sayısında yayınlanmıştır.
|