FİLMLER, FESTİVALLER, YÖNETMENLER, KENTLER
b e l g e s e l _ g a z e t e
DOCUMENTARIST 2011 GAZETE ANASAYFA


Kabilenin Sırları: Yerlilerin Yaşama Hakkı

AYLİN SAYIN

Tanrılar uyurken ya da uyurmuş gibi yaparken, insanlar yürüyor. Bugün, Totonicapan’ın içlerindeki bu kayıp köyde Pazar kuruluyor, çok fazla hareket var. Başka köylerden kadınlar bohçalar taşıyarak yeşil patikalardan iniyor. Pazarda buluşuyor, bugün burada, yarın orada, bu köyde ya da başkasında, bir yanda azar azar birkaç şey satarken, diğer yanda ağızda gidip gelen dişler gibi laflayarak ağır ağır akşamı ediyorlar.

İhtiyar bir kadın, örtüsünü yere serip mallarını yayıyor: Copal ağacından tütsüler, çivit ve tohum boyalar, çok acı bazı biberler, kokulu otlar, bir kavanoz yaban balı, bir bez bebek, çamurdan bir adam, kuşaklar, kordonlar, kurdeleler; tohumlardan kolyeler, kemik taraklar, el aynaları…

Guatemala’ya yeni gelmiş bir turist hepsini almak istiyor.

Kadın anlamadığı için ne istediğini elleriyle anlatıyor: Hepsini. Kadın başıyla reddediyor. Adam ısrar ediyor: Sen bana ne kadar istediğini söyle ben sana ne kadar ödeyeceğimi söyleyeyim. Ve tekrar ediyor: Hepsini alıyorum. Her seferinde daha sert konuşuyor. Bağırıyor. Kadın, oturan heykel, susuyor.

Turist bıkkın, gidiyor. Düşünüyor: Bu ülke asla bir yere varamaz.

Kadın uzaklaşırken ona bakıyor. Düşünüyor: Şeylerim seninle gitmek istemiyorlar.(1)

Seyyahların, kaşiflerin ve sömürge ülkelerde çalışan memurların çalışmaları ile ilk şeklini alan antropoloji bilimi kapitalist modern dünyanın diğer dünyaları anlamak üzerine projesi olarak ortaya çıkıyor. Diğer bir deyişle coğrafi keşifler ve bilimsel ilerleme yoluyla yeni dünyaların varlığından haberdar olan Avrupa, başka halklarla karşılaşınca antropolojinin yardımına ihtiyaç duyuyor. Bilindiği üzere siyaset bilimi, iktisat ve sosyoloji, modern bilimler olarak nasıl Avrupa’nın kendini anlaması adına ortaya çıktıysa antropoloji, filoloji de kendinden olmayanı anlamak adına ortaya çıkmıştır. Kolonyalist ülkeler bilmedikleri ama bilmek yoluyla ele geçirmek ve şekil vermek; dolayısıyla sömürmek istedikleri yeni dünyalara antropologları yollamışlardır (burada amaç bütün antropoloji bilimi ve antropologları hedef göstermek değil elbette ama antropolojinin ilk ortaya çıkışında sömürge ve yayılma politikaları ile arasındaki bağın da hakkını vermek gerek). Etienne Balibar “Irk, Ulus, Sınıf” adlı kitabında ırkçılığın nereden ortaya çıktığını sormak boşuna olacaksa da bunun entelektüeller tarafından akılcılaştırıldığını anlatır. Bu akılcılaştırmanın en önemli nedeni, bazı antropologların halklar arasındaki eşitsizliği toplumsal/siyasal/ekonomik süreçler ve coğrafi şartlar yerine halkların kendi varoluşuna bağlama kolaycılığı olsa gerek.

İşlevsel bir yaklaşımla yapılan akademik çalışma dünyanın farklı farklı yerlerinde -niyet edilerek ya da edilmeyerek- kendi halinde yaşayan bir halkı köleleştirmeye kadar gidebilmiştir. Bu köleleştirme örneklerinden birini, Amazonlarda yaşamlarını sürdüren bir kabilenin oraya giden antropologlar dolayısıyla neler yaşadıklarını anlatan "Kabilenin Sırları" (Secrets of the Tribe, José Padilha) adlı belgeselde, Documentarist kapsamında izledik. Film, ‘bilim’ adının meşruiyeti altında kapitalizmin Amazonlara nasıl nüfuz ettiğini anlatıyor. Sosyal sınıfın, tanrının ve paranın olmadığı bir topluluk olan, kendilerine Yanomamo diyen Kızılderililer, Amazonlardaki orman yoğunluğu nedeniyle yüzyıllardır medeniyetten uzak kalmışlardır. Ama “medeniyet”, bir grup antropologun orada dil, topluluk davranışı, hastalıklara tepki vb hakkında araştırma yapması ile bu kabilenin topraklarına girer: Antropologların rahat çalışma yapmak, istediklerini alabilmek için kabileye balta, tüfek, vb şeyler taşıması ve nüfusa müdahale etmesi dolayısıyla…

Belgesel, Yanomamo hakkında araştırma yapan antropologları (hatta bizzat kariyerlerini bu kabileye dair yaptıkları araştırmalar üzerine kuran) ve onları eleştiren diğer antropologlarla ve kabileden insanlarla yapılan konuşmalardan oluşur. Yanomamolar’ın neden bir zamanlar bilim camiasında bu kadar popüler olduğunu kendisiyle görüşülen bir antropolog şöyle açıklar:

“Yanomamo, modern dünyada nispeten özgün, çünkü onlar bizim atalarımızın, ulus devletin siyasi davranışlarını sınırlama ve yasaklamalarının olmadığı şartlarda yaşadığı gibi kalmış birkaç kabileden biri. Yanomamo’da gördüğümüz, yarım milyon yıldır varolan insanlığa dair bir şeylerin olduğu. New York’ta, Brazilya’da veya Paris’te gördüğümüz tür insanlık, en fazla son üç veya dört bin senedir varolmakta... Böylece tamamen bilimsel bakış açısıyla, onlar bir bilgi kaynağı olarak olağanüstü değerliler. Onlar hakkında öğrenebildiğimiz her şeyi öğrenmeliyiz. Ne biliyorlar, ne hissediyorlar, motivasyonları neler.”

Fransız üniversitelerinden, konsolosluktan ve bazı vakıflardan tam destek alan ve her defasında onlarca hamalla(2) taşıdıklarını kabileye getiren antropolog Lizot, dünyaca ünlü dilbilimci, antropolog Lévi-Strauss’un en iyi öğrencilerinden biridir. Belgeselin bir bölümü Lizot’nun pedofili olması dolayısıyla kabilenin oğlan çocuklarına yaptığı cinsel tacizleri anlatır. Lizot çok önemli bir antropologun en iyi asistanlarından biri olmasının da verdiği güvenle kabile topraklarında fütursuzca davranarak kabile üyelerinden isteklerini her defasında kasetçalar, avcı tüfeği, vb şeyler vererek almış. Lizot’nun sistematik cinsel sömürüsünün yanında bölgeye giden başka bazı antropologların da bu tarz istismarları yaptıklarını, bir anlamıyla “sahipsiz ülke” olan bu yerde diledikleri gibi davrandıklarını; sadece cinsel istismarları değil kabilenin iç işleyişini de nasıl bozduklarını anlatıyor belgesel. Kabileyi kobay olarak çeşitli deneylere tabi tutarak bazı hastalıkları kabile üyelerinin geçirmesi dolayısıyla kabilede toplu ölümlerin gerçekleşmesine sebep olmaları, antropologlardan birinin 12 yaşında bir kız çocuğuyla evlenmesi ve onu kendi ülkesine götürmesi gibi örnekler bu istismarlardan bazıları.

Her ne kadar "Kabilenin Sırları" 2010 yapımı olsa da Yanomamo Kızılderilileri hakkındaki tartışmalar 70’lerden beri sürmekte. Belgesel bu tartışmaları tekrar gün yüzüne çıkararak resmin büyük tarafını görmemizi istiyor. Şimdiye kadar hep “medeni” olanın yerlileri gözlemlemesi üzerine yapılan propaganda belgesellerine karşı bu belgesel National Geographic gibi dergilerin yaklaşımının karşıtı olarak yerlilere söz hakkı tanıyor. Aslında sırf Yanomamolar’a ne olmuştu sorusunu sormuyor film; batının başka dünyalara bakarak kendini nasıl tanımladığına (geri, tutucu, vahşi yerlinin karşısında ileri ve medeni Batı) dair de bir yaklaşımı var. “Bak, yine resmimi çekiyorlar. Resmimi çekeceğinize bizi hiç tanımasanız daha iyi. Ama bak yine çekiyorsunuz. Böyle diyorum çünkü siz Nabalar hep yalancısınız. Sizin hiç bir dediğinize inanmak içimden gelmiyor çünkü hep yalan söylüyorsunuz. Artık başka antropolog istemiyoruz.” diyen yerliler bugünlerde de Amazonlara girme fırsatı yakalayan maden şirketlerine, otoyol projelerini destekleyen hükümetlere ve hidroelektrik santrallerine “hava, su toprak bizimdir, defol git!” diyor.

Notlar:
(1)Eduardo Galeano, Zamanın Ağızları, “Uygarlık ve Barbarlık”, çev. Bülent Kale, s.280, Çitlembik yy, 2004.

(2)Lizot her zaman iki uçakla seyahat ederdi. Bir tanesi mallarla dolu olurdu. Hamaklar, iki veya üç hamak değil, düzinelerce hamak olurdu. Yemek, diyorum, inanılmaz miktarlarda eşya. Ve tabi ki, onun neyi oldu? Bir küçük kasaba... oğlanı... Psikolojik olarak, hediyeleri dağıtmadan önce göstermek sağduyulu olur. Böylece Kızılderililer kendilerinden talep edilecek görevler için motive olurlar. İnanıyorum ki, Collège de France veya Michigan Üniversitesi veya Kaliforniya Üniversitesi sahaya bir antropolog gönderiyorlarsa, sahaya kimi gönderdiklerini bilmeleri lazım. Antropologlar, Chagnon ve Lizot gibi tamamen sorumlu değillerdir, çünkü onlar göklere çıkarıldı, tanrılaştırıldı, kutsandı ve kahramana dönüştürüldüler. O kadar çok kitap ve film vardı ki. Birçok vakıf onlara milyonlar verdi.

Not: Bu yazı Yeni Film dergisinin 24. sayısında yayınlanmıştır.