FİLMLER, FESTİVALLER, YÖNETMENLER, KENTLER
b e l g e s e l _ g a z e t e
BERLİNALE 2011 GAZETE ANASAYFA


Kara Panterler'den, Makyavelist bir 'başarı' öyküsüne

EMEL ÇELEBİ

Sabahın dokuzunda başlayıp gece yarısından sonra sona eren film gösterimleri, çözmek için üzerinde uzmanlaşmayı gerektiren devasa kataloğu, 300 binleri bulan bilet satışı, 100'ü aşkın ülkeden gelen 20 bine varan yabancı konuğu, etkinlikleri takip etmek için koşturan yaklaşık 4 bin basın mensubu ve olmazsa olmaz film marketi ile Berlinale’nin mega bir festival olduğunu baştan kabullenmek lazım. Kabullenince, bu dev etkinliğin içinde hiç olmazsa o kadar çaresiz hissetmiyor kendini insan.

Denizdeki kum tanesi misali kaybolmamak için belki de tek çözüm, ilgi alanlarını mümkün olduğunca daraltıp tek bir rotaya kilitlenmek. Niyetim, uzun metraj ve kurmaca filmlerin çılgın kalabalığından uzakta, yarışma dışı Panorama bölümündeki belgeselleri olabildiğince izleyebilmekti. Ama o da ne mümkün? İlle de gitmek istediğiniz belgesellerin biletleri bir gün önceden bitiveriyor. Sonra gelsin sinema salonlarını önündeki kuyruklarda uzun bekleyişler... Tam içeri alınacağım derken kapısı kapanıveren salonlar ya da en ön sıralarda film izlemenin yarattığı astigmatik durumlar...

Biletim olmadığı halde Mika Kaurismaki’nin yönettiği “Mama Africa”nın gösterildiği salona en son giriverenlerden biri olduğum için yine de çok şanslıydım; hele arkamda kalan onlarca kişiyi düşününce. Karartılmış salona girdiğimde, Cape Town'daki dans kulüplerinde sahneye ilk adımını atan Miriam Makeba'nın o gencecik sureti perdede belirmişti bile. O yaşlarda ülkesinden sürgün edilen, ama Güney Afrikalı köklerini, müziğini ve dilini asla unutmayan, politik mesajlar içeren şarkılarıyla ırk ayrımcılığına ve yoksulluğa karşı savaşan Makeba'nın çalkantılı hayatının anlatıldığı belgesel, bir yandan da bir müzik şöleni gibiydi. İnsanlara hitap etmede en etkili yolun müzik olduğunu bilen Makeba, geleneksel bir Güney Afrika dansını anlatan parçası “Pata Pata”nın dünya çapında nasıl böylesine popüler olduğuna pek anlam veremiyor; daha doğrusu şarkının sözleri politik bir mesaj içermediği için içten içe hayıflanıyordu.

Yarım yüzyılı aşan bir süre boyunca ülkesindeki baskı rejimine meydan okuyan Makeba'nın hayat hikayesi, festivaldeki bir başka filmde, Göran Hugo Olsson'un yönettiği “The Black Power Mixtape 1967-1975”de (Siyah İktidar Karışık Kasedi 1967-1975) anlatılanları teğet geçiyordu. Amerikan medyası tarafından 'terörist örgüt' olarak tanımlanan Black Power (Siyah İktidar) Hareketi’nin doğuşunu ve gelişimini konu edinen film, geçtiğimiz günlerde İf İstanbul'un programında da yer almıştı. Belgesel, İsveç TV arşivlerinde her nasılsa unutulmuş ve şimdiye kadar hiçbir yerde yayımlanmamış görüntülerden kurgulanmış. 70'lerin sonlarına doğru Afro-Amerikan özgürlük hareketini merak eden ve ilk elden deneyimlemek isteyen İsveçli belgeselcilerin çektiği bu çok değerli arşiv kayıtları, Kara Panterler Partisi liderlerinden insan hakları aktivisti Stokely Carmichael ile söyleşileri de içeriyor. Bu filmle adeta birbirini tamamlayan “Mama Africa”da ise madalyonun başka bir yüzüne tanık oluruz: Makeba ve Carmichael arasında filizlenen aşka, evliliğe ve tabii bu seçimin yarattığı kaçınılmaz sonuçlara... Makeba artık ABD'de yasaklıdır, albümlerinin satışı durdurulur, konserler iptal edilir, FBI tarafından izlenmektedir. İkili için sürgün hayatı başlar; birlikte Gine'ye yerleşirler. Afrika'nın sesini dünyaya duyurmayı kendine misyon edinmiş bu sıradışı sanatçının hayatını arşiv görüntüleri ve en yakın arkadaşlarıyla yapılmış röportajlarla birlikte harmanlayan filmi, “The Black Power Mixtape 1967-1975” ile ard arda izlemek insanın zihninde yeni yeni kapılar açıyor doğrusu.

Panorama bölümündeki en ilgi çekici belgesellerden biri de savaş sonrası Batı Berlin'de büyük bir eğlence sektörü yaratan, disko kralı, Almanya'nın son playboy'u, Yahudi asıllı Rolf Eden'in 'başarılı' hayatından kesitler veren “The Big Eden” (Büyük Eden) idi. Bir dönem Berlin'in en utanç verici adamı ilan edilen, halen magazin basının manşetlerinden inmeyen, TV şovlarında ileri geri konuşan, “Kadın olsaydım, para kazanmak için ben de bedenimi satardım; hem ağır bir iş de değil,” diyebilen Rolf Eden tam bir anti-kahraman. Savaş sonrası Almanya'ya geri dönmek isteyen Yahudilere bir miktar para ödendiğini duyan Eden hiç tereddüt etmemiş ve bu parayla açtığı ilk striptiz kulübüyle bir anda üne kavuşmuş, bunu diğer gece kulüpleri ve diskotekler izlemiş. Hayatını kurtardığı için ona çok şey borçlu olan bir akrabası, sormadan edemiyor: “Yahudileri ölüm kamplarına gönderen Almanları eğlendirmek için savaş sonrası gece klüpleri açarken, hiç ahlaki bir kaygı duymadın mı?” Soruyu gülümseyerek savuşturuyor tabii. Şimdi 80'li yaşlarını süren Eden, Peter Dörfler'in yönettiği belgeselde “Hayatım boyunca hep şanslı oldum” diyor özetle.

Kara Panterler'in büyük bedeller ödeyerek yürüttüğü özgürlük mücadelesi bir yanda, kurnaz, hedonist ve para kazanma hırsı sınır tanımayan bu makyavelistin 'başarı' öyküsü öte yanda... İkisi de insanlık tarihinin birer parçası, belgesel sinema da her zamanki gibi bu tarihin farklı yüzlerine ayna tutuyor.

Not: Bu yazı daha önce Altyazı Dergisi'nin Nisan 2011 tarihli 105. sayısında, docIstanbul sayfalarında yayınlanmıştır.