FİLMLER, FESTİVALLER, YÖNETMENLER, KENTLER
b e l g e s e l _ g a z e t e
ALTIN KOZA FİLM FESTİVALİ 2011 GAZETE ANASAYFA


Gerçeğin çölüne hoş geldiniz!

NECATİ SÖNMEZ

“Matrix” (1999) filminin unutulmaz diyaloglarından birinde Morpheus Neo'ya böyle sesleniyordu, onu içinde bulunduğu sanal gerçeklikten gerçek dünyaya davet ederken: “Gerçeğin çölüne hoşgeldin!” Neo da, savaşın kavurduğu bir dünyaya uyanmanın şaşkınlığı içinde 'sanal olmayan' gerçeği kavramaya çalışıyordu. Filmi seyretmemizin üzerinden daha iki yıl geçmeden, dünya İkiz Kulelere yapılan saldırıyla sarsıldı. Bu sefer Slavoj Žižek aynı cümleyi, olayları analiz eden makalesine başlık olarak kullandı. Özellikle ABD vatandaşlarının bu saldırıdan sonra yaşadığı şokun, tıpkı “Matrix”teki karakterin durumunda olduğu gibi, kendilerini 'gerçeğin çölü'ne düşmüş bulmaktan kaynaklandığını öne sürüyordu.

Sanal efektler, dezenformasyon ve kurmaca görüntüler bombardımanı altında geçen gündelik hayatımızda gerçek dünyayla yüzleşmek, artık neredeyse istisnai bir deneyime dönüştü. Gerçekte nasıl bir çölde yaşadığımızı hatırlamak için şiddetli uyaranlara, ani şoklara ihtiyaç duyar olduk. Günümüzde belgesel sinema işte bu uyarıcı işlevini görüyor bir bakıma... Bugün izlediğimiz pek çok iyi belgesel, İkiz Kulelerin yıkımı şiddetinde olmasa bile, izleyende zihinsel sarsıntılar yaratabiliyor; üstelik hava ve su kadar gereksindiğimiz sağlıklı sarsıntılar bunlar. Sinemada belgesel türünün şu anda altın çağını yaşıyor olmasının altında da gerçeğe duyulan açlık yatıyor bana sorarsanız.

Seyirciden gördüğü rağbet kadar, estetik ve içerik zenginliği bakımından belgeselin son 15-20 yılda katettiği mesafe de, festivalleri bu türe giderek daha fazla alan açmaya yöneltiyor. İki yıl önce bir belgeselin (İki Dil Bir Bavul) ana yarışmada kurmaca filmlerle aynı kulvarda yer aldığı ve misyonuna yaraşır biçimde Yılmaz Güney Özel Ödülü kazandığı böylesi bir festivalin de, resmi programında belgesellere yer açması kaçınılmaz bir adımdı. Festival programında “Gerçeğin Çölü” başlığı altında izleyeceğimiz bir düzine film, dünya festivallerinde son bir yılda görücüye çıkmış en iyi belgeseller içinden seçildi. Sözkonusu seçki, klasik gözlemci belgeselden animasyona, komediyle harmanlanmış olanından üç boyutlusuna (3D) kadar yaratıcı belgesel türünün geniş bir yelpazesini temsil ediyor.

Başka bir yerde de dile getirdiğim şu görüşün bu vesileyle yeniden altını çizmek isterim: İster kurmaca olsun ister belgesel, filmler bizi gerçeklerden uzaklaştırdığı ölçüde değil onlara yaklaştırdığı ölçüde değer kazanıyor hayatımızda. Sinemayla kurabileceğimiz sevgi ilişkisi, dünyayla bağımızı koparmaktan çok o bağı sağlamlaştırması, ayaklarımızı yere doğru çekmesi ile orantılıdır. Öteki türlüsü, sinemayla sevgi bağı değil, olsa olsa tüketici ilişkisi kurmaktan ibarettir.

Gerçeğin çölünde, iyi seyirler!

Not: Bu yazı Uluslararası Adana Altın Koza Film Festivali 2011 kataloğunda yayınlanmıştır.