Sheffield'de Türkiye rüzgârları
Bir iki yıl öncesine kadar memleket sınırlarını aşan belgesel sayısı bir elin parmaklarını geçmiyordu. Sheffield Doc/Fest'te Türkiye'den tam beş belgesel yer alıyordu ki bunun önemli bir gelişmeye işaret ettiği açık.
Necati Sönmez
Bu sene başında Mumbay'daki bir belgesel festivalinin yönetmeni yanıma gelip, şakayla karışık Türkiye'de belgesel yapılıp yapılmadığını sormuştu. Soruya şaşırmakla birlikte, “Tabii ki yapılıyor, neden sordunuz?” diyecek oldum, anlattı: Festival programında Türkiye'den filmlere yer vermek istemişler, bunun için Türkiye elçiliğine başvurmuşlar ve şu cevabı almışlar: “Türkiye'de o tür filmler yapılmıyor.” İnanmak istemedim, ama koskoca festivalin yönetmeni yalan söyleyecek değil ya! Hindistan'da Türkiye'yi temsil eden kültür ataşesi her kimse, Türkiye'deki belgesel sektörüne herhangi bir Hindistan vatandaşından bile uzak demek ki.
Avrupa'daki belgesel festivalleri içinde önem bakımından ilk üç arasında sayılan Sheffield Doc/Fest, neyse ki resmi makamlara değil de belgeselcilerin kendisine sormayı akıl etti. 2009'da DOCUMENTARIST'in konuğu olarak İstanbul'a gelen program direktörü Hussain Currimbhoy, bu sene önerdiğimiz yeni belgeselcilere ait filmlerin içinden üç tanesini programına aldı. Onun dışında farklı bölümlerde Türkiye'den iki film daha vardı. Kısacası, 3-7 Kasım'da düzenlenen Sheffield Doc/Fest'te Türkiye'den tam beş belgesel yer alıyordu ki bunun önemli bir gelişmeye işaret ettiğini düşünüyorum. Çünkü bir iki yıl öncesine kadar memleket sınırlarını aşan film sayısı bir elin parmaklarını geçmek bir yana, ona ulaşamıyordu bile.
Solun ve belgeselin kalesi!
Sheffield, Türkiye'de 'Anadan Doğma' adıyla gösterilen 1997 tarihli meşhur The Full Monty filmine mekan olan şehir. Demir çelik sanayinin ekonominin motoru olduğu dönemde hızla büyümüş, özellikle çatal-bıçak-kaşık imalatının başkenti olmuş, sonradan çevredeki kömür madenlerinin teker teker kapanmasıyla düşüşe geçmiş, bu kez hizmet sektörüne yönelerek küllerinden doğmuş bir kent. Şehir son dönemde büyük bir dönüşüm geçirmiş, o yüzden The Full Monty'deki görüntülerin çoğu artık yok. Ama kentin değişmeyen tarafları da var; eski bir sanayi kenti olması, onu hem bir işçi kenti hem de siyasi mücadelelerin er meydanı kılıyor haliyle. Sheffield değişen kimliğine rağmen, İngiliz solunun 'kale'lerinden biri olarak biliniyor. 1994'ten beri düzenlenen Sheffield Doc/Fest sayesinde ise Avrupa'da belgeselin de kalesi haline gelmiş durumda.
4-5 günlük gözleme dayanarak şehre dair şu kadarını tesbit etmek mümkün: Eski binaları yıkıp AVM yapmak yerine, çoğunu restore ederek sosyal ve kültürel faaliyet alanlarına dönüştürmüşler. Bu da festivale -her festivalciyi imrendirecek- muazzam mekanlar ve geniş bir hareket alanı kazandırmış. Organizasyonu genç bir ekip tarafından sırtlanılan Sheffield Doc/Fest, teknik altyapısı sağlam salonları ve sayısız etkinlik alanı ile tıkır tıkır işleyen, büyük ama samimi bir belgesel festivali. Son yıllarda iyice genişleyen market bölümü, bolca yan etkinliği, sinema dersleri, proje sahipleriyle yapımcıları buluşturan ortamları ile sektör temsilcilerini kendine çeken bir yer haline gelmiş.
Festivalin bu seneki film seçkisi ise, bu etkinlik bolluğu içinde zaman ayırabilenlere esaslı bir belgesel ziyafeti vaat eder nitelikteydi. Benim de içinde yer aldığım Özel Jüri'nin yoğunlaştığı bölümde yer alan, Patricio Guzman'ın Işığa Özlem (Nostalgia for the Light) adlı etkileyici belgeselinden başlayalım... İlk gösterimi bu sene Cannes'da yapılan film, ilk bakışta alakasız gibi duran iki hikayeyi aynı kapta eritiyor: Pinochet liderliğindeki juntanın 'kaybettiği' insanların yakınları ile gökyüzünü inceleyen astronomlar... Bu iki kesim, aynı mekanı ve benzer bir hedefi paylaşıyor: Şili'nin uçsuz bucaksız bir çölünde 'ışığı' arıyorlar. Çölde toplu mezar kalıntıları arayanlar, yakın geçmişi bir nebze aydınlatacak bir ışığın; çölün hemen yanıbaşlarındaki gözlem istasyonunda vaktini geçiren bilim adamları ise binlerce hatta milyonlarca yıl öncesini çözecek ışık huzmelerinin peşinde... 20. yy'ın en kıyıcı siyasi kıyımlarından birini böylesine farklı bir bağlama oturtan, buradan yaşadığımız dünyaya dair derin yorumlara kapı açan pek az film vardır.
Festivalde izlediğim en şok edici hikaye ise, 174 No'lu Otobüs (Bus 174), Garapa gibi çarpıcı belgeselleri bulunan, arada nedense Özel Tim (Elite Squad) adlı faşizan bir kurmaca film de çeken Brezilyalı yönetmen Jose Pedilha'nın elinden çıkma: Kabilenin Sırları (Secrets of the Tribe). Antropologlar tarafından keşfedilene kadar Amazonların derinliklerinde 'medeniyet'ten kopuk bir yaşam süren Yanomami Kızılderelileri'ne bu antropologların yapıp ettiklerini anlatıyor film. Röportajlara ve arşiv görüntülerine dayalı geleneksel bir belgesel diliyle yönetmen, öylesine karanlık bir alana giriyor ki antropoloji biliminin tozunu attırıyor. Bu kabileyle bağlantısı olan araştırmacıların arasındaki rekabeti, yerlilere karşı işlenen insanlık suçlarını, cinselliğe varan suistimalleri bir bir sıralıyor ve onlara götürülen 'medeniyet'in dehşet bir fotoğrafı çıkıyor ortaya.
Pembe Sariler (Pink Saris): Jürimizin oy çokluğuyla ödüle değer bulduğu bu filmde usta belgeselci Kim Longinotto, Hindistan'ın Uttar Pradesh eyaletinde kadınların uğradığı haksızlıklarla kendine has yöntemlerle (kadife eldivenli demir yumruk yöntemi denebilir) baş etmeye çalışan bir kadının çevresinde toplanmış 'pembe sarili kadınlar' çetesini anlatıyor. Film gerçekte örgütlü bir hareketin değil, Sampat Pal Devi adlı tek bir kadının kahramanlık destanı gibi.
12th & Delaware: Bu belgeselin ismi iki sokağın kesiştiği bir kavşağa işaret ediyor. Bu kavşağın ucunda bir kürtaj kliniği, onun tam karşı köşesinde ise kürtaj karşıtı dini bir örgütün 'muayenehanesi' yer alıyor. İkincisi, birincisine karşı savaşmak ve oraya gelen kadınları yolundan döndürmek üzere kurulmuş elbette; ve Allah için bu uğurda elinden gelen herşeyi yapıyor!
Hindistan'da 70'lerden beri kendi yağında kavrulan ve yaptığı filmlerle ezilen kesimlerin sesi olmaya çalışan bir belgeselcinin, Anand Parwardhan'ın filmlerine ayrılan bölüm, Sheffield'in bu seneki en önemli çıkışlarındna biriydi; batıdaki belgesel sektörünün ipini elinden tutanlar kadar alternatif seslere de açık olduğunun gösstergesi aynı zamanda.
Bir memleket 'mozaiği'
Sheffield'e Türkiye'den götürdüğümüz üç film Kahpe Devran, Bu Sahilde ve Miraz'ı orada bir kez daha, bu kez peşpeşe izlemek doğrusu farklı bir deneyim oldu. Öyle bir niyetle çekilmemiş de olsa, üçü tuhaf biçimde birbirlerini tamamlıyor, adeta memleketin genişçe bir resmini sunuyordu: İlki İstanbul'a her ne pahasına tutunmaya çalışan üç yoksulun hikayesini, ikincisi memleketin batısında her tür tasadan uzak yazın keyfini çıkarmaya çalışan orta sınıf tatilcileri, sonuncusu ise memleketin en doğusunda kara kış dahil dört mevsimi yaşayan ve köyün yüzyıllık geçmişini yüreğinde taşıyan bir Kürt ailesini anlatıyordu. Filmlerin anlatım biçimlerindeki çeşitliliği de hesaba katınca, iki kısa bir orta metrajlı belgeselle ancak bu kadar özel bir memleket 'mozaiği' oluşabilirdi!
Florian Thalhofer ve Berke Baş'ın yönettiği 'interaktif belgesel' Planet Galata - İstanbul'da Bir Köprü ve Uluslararası Gençlik Film Yapım Atölyesi öğrencilerinin gerçekleştirdiği "Tek Nefeste Aşk" adlı filmle birlikte Sheffield'te boy gösteren 5 Türkiye belgeseli, yalnızca Türkiye'nin değil, kendi yaratıcı potansiyeli ile altyapı yoksunluğu arasında salınan yeni kuşak belgeselcilerin de fotoğrafı gibiydi. Festivale konuk olan Miraz'ın yönetmeni Rodi Yüzbaşı'nın soru-cevap kısmında, filmin ses miksajının hakkıyla yapılamamış olması konusunda sarfettiği şu sevimli cümlede saklı olan gerçekten bahsediyorum: “Filmimin Avrupa'daki seyirciye ulaşacağını bilseydim, teknik kusurlarını gidermek için biraz daha olanak arardım.”
(Bu yazı, Altyazı dergisinin Aralık 2010 sayısında yayınlanmıştır.)