İstanbul belgeseli keşfediyor!
İki haftada bir düzenlenen bu programın epey rağbet gördüğünü, izleyicilerin koridorlara ve kapı önlerine taştığını duymuştum. İstanbul’un sinema delisi olduğunu, şehirde birkaç film festivalini birden karşılayabilen, sinema salonlarını dolduran bir ilgi olduğunu biliyorum, fakat bu “belgesel deliliğinden” haberdar değildim.
Alisa Lebow
Geçen ayki İstanbul ziyaretim sırasında Depo’daki Belgesel Buluşmaları / SaturDox etkinliklerinden birine nihayet denk gelebildim. Documentarist’ten Necati Sönmez ve Emel Çelebi’nin ekipleriyle birlikte seçtikleri belgeselleri gösterdikleri, iki haftada bir düzenlenen bu programın epey rağbet gördüğünü, izleyicilerin koridorlara ve kapı önlerine taştığını duymuştum. İstanbul’un sinema delisi olduğunu, şehirde birkaç film festivalini birden karşılayabilen, sinema salonlarını dolduran bir ilgi olduğunu biliyorum, fakat bu “belgesel deliliğinden” haberdar değildim. Hatta yakın zamana kadar belgesel sinemaya dair gelişmelerden ve haberlerden bahsedip durduğumda kendimi pek de beğenilmeyen mallarını kakıtmaya çalışan bir işportacı gibi hissettiğim çok olmuştur. Sinema uzmanı Türkiyeli arkadaşlarla sohbet ederken Türkiye’de sinema üzerine yazıp çizen ve esas ilgi alanı belgesel olan kim var diye kara kara düşündüğümüz, aklımıza tek bir kişinin gelmediği durumları hatırlıyorum. Üstelik bu bahsettiğim sadece bir yıl öncesi. Şimdi de ülkede çok sayıda belgesel uzmanı yok belki, ama en azından biliyoruz ki belgesel çalışan bazı isimler var. Ağustos’ta Boğaziçi Üniversitesi’nde düzenlediğimiz Visible Evidence belgesel araştırmaları konferansında Türkiye’den en az on akademisyen bildiri sundu. SaturDox’da da anladım ki söylentiler doğruymuş: İstanbul nihayet belgeseli keşfediyor! Bunun beni ne kadar mutlu ettiğini anlatamam.
Gösterilen film, Sivrisinek Meselesi ve Diğer Hikâyeler (Andrey Paounov, Bulgaristan, 2007), Tuna nehrinin kıyısındaki şirin ama perişan, filmin adından da anlaşılabileceği gibi ciddi bir sivrisinek sorunu olan bir kasabanın Sovyet sonrası trajikomik hikâyesini anlatıyor. Bilgisayara bağlı projektörden yansıtılan filmin gösterim oranı yanlış ayarlandığından kenarları kırpık, jenerikteki kimi yazıları kesik görünüyordu. Fakat yağmurlu bir kış gecesinde Depo’daki salonu dolduran izleyiciler bu duruma aldırmadığı gibi, çoğu film sonrasındaki tartışmaya da kaldı. Kolaylaştırıcılığını Sönmez’in yaptığı panelde Türkiye’deki yeni belgesel sinema yönelimlerini temsil eden iki yönetmen (Zeynep Dadak ve Özgür Doğan) ve nispeten daha eski ekol bir katılımcı (Yüksel Aksu) vardı. Gribin zihnimde oluşturduğu sis ve Türkçe idrakımın buğusu ardından da olsa, belgesel sinemadaki açılımlara dair tartışmanın seviyesinin son derece sofistike ve belgeselin geleceğine dair umut verir nitelikte olduğunu çıkartabildim. Zeynep Dadak filmdeki mizah unsuruna değindi,
Doğu Avrupa belgesellerinde şekillenmekte olan yeni bir görsel/anlatısal üsluptan bahsetti (örnek olarak Tarihi Pişirenler [Peter Kerekes, 2009, Çek Cumhuriyeti] verdi, ben buna bir de kısa film Szcesciarze’yi [Tomasz Wolski, Polonya, 2009] eklemek isterim). Özgür Doğan ise belgeselin hakikat değerinin stratejik öneminden, Orhan Keskinsoy ile ortak çektiği İki Dil Bir Bavul (2008) için bunun ne denli merkezi olduğundan bahsetti. Aynı konuyu bir kurmaca filmle ele alsalardı filmin “fazla abartılı” ya da “fazla ideolojik” sayılarak önemsizleştirileceğini anlattı. Belgesel sinemanın da her ne kadar kendine özgü kurguları ve anlatısallık uğruna verdiği tavizler olsa da belgesel olarak tanımlanan bir filmi ciddiye almamanın veya inkâr etmenin daha zor olduğunu anlattı. Belgeselin “hakikat değeri”ni stratejik olarak kullanma fikrinin, herhangi bir naiflik veya gelişmemişlik bir yana, belgeselin görsel dünyada nasıl işlediğine dair son derece ileri ve etkileyici bir kavrayış olduğunu düşünüyorum. Dolayısıyla ardından konuşan Yüksel Aksu’nun Türkiye’de belgeselin yeterince gelişmemiş olduğunda ısrar etmesi, sebep olarak da “zihniyet”i göstermesi bana hayli şaşırtıcı ve yersiz geldi. Belli ki Aksu Türkiye’de belgesel alanında çok şeyin değişmekte olduğunu, üstelik değişimin de burnunun dibinde gerçekleştiğini atlamış. Değişim rüzgarlarının kokusu, tıkalı olmasına rağmen burnuma ulaşıyor ve doğrusu bana çok iyi geliyor.
(Türkçeye Çeviren: Başak Ertür)
Not: Bu yazı Altyazı Sinema Dergisi'nin Şubat 2011 tarihli sayısında yayımlanmıştır.