TUR
Sahi, “Hangi İnsan Hakları?”

Documentarist'in, dünyanın dört bir yanından “hak(sızlık)” manzaralarını perdeye taşıyan “Hangi İnsan Hakları?” başlıklı belgesel haftası, yalnızca belgesel gösterimleri değil, paneller, söyleşiler ve kapı önü sohbetleri ile insanlığa ve haksızlığa dair çok yönlü tartışmalara vesile oldu.

Lisya Yafet

“Hangi İnsan Hakları?” bugünlerde sorulabilecek en yerinde sorulardan. İhlal edilen hakların peşinde bin bir modern kurum ve örgütlenme varken, insanlığı reddedilen halkların sözü her nasılsa ağızlarına tıkanıyor. Öfke, bezginlik ve sıkıntı hakim bünyelere, sokaklara çıkıp bağırmak isterken susuyoruz, sonra kendi suskunluğumuzdan utanıp susmanın meşru olduğu tek yer olan sinema salonlarında buluşuyoruz. Dinliyoruz, izliyoruz, ve inatla soruyoruz: Hangi insan hakları?

Bu yıl Haziran ayında üçüncüsü düzenlenecek olan DOCUMENTARIST - İstanbul Belgesel Günleri, belgesel sinemanın festival zamanlarıyla kısıtlı kalmasına dayanamayıp bendini aştı, yıl içinde düzenlenen çeşitli etkinliklerle alanını genişletti. 14-17 Aralık 2009 tarihleri arasında Hollanda Konsolosluğu işbirliğiyle düzenlenen “Hangi İnsan Hakları?” Documentarist Belgesel Haftası, Beyoğlu Dutch Chapel’de ve Tütün Deposu’nda gerçekleşti. Dünyanın dört bir yanından “hak(sızlık)” manzaralarını perdelere taşıyan etkinlik, belgesel gösterimlerinin yanısıra paneller, söyleşiler ve açılış kokteylinde başlayıp filmlerin ardından kapı önünde sürdürülen sohbetler sayesinde konunun etraflıca tartışılmasına vesile oldu.

BELGESEL GAZETE:

Mumia'dan Yılmaz'a: Hatırlamak için!

IDFA 2009: Keşifler ve ustalar

"12. kez 1001"den notlar

Tanıma, dinleme, paylaşma ihtiyacı

Görüntüyü baş tacı eden festival

Muhalif olmanın hafifliği

"Gerçeği söylemek gerekirse!"

Tüm yazılar için >>>

BÜLTENLER:

Şubat 2010
Ocak 2010
Aralık 2009
Kasım 2009
Ekim 2009
Eylül 2009

10 Aralık İnsan Hakları Günü ve Haftası vesilesiyle bu tema etrafında toplanan filmler, insan haklarının nerede, ne zaman ve kimin için geçerli olduğunu, insan hakları derken nelerin kastedilip nelerin arka plana itildiğini, kimin insan kimin haklı olduğunu çeşitli açılardan ele aldı. Dört gün boyunca izlediğimiz hayatlar, İsviçre’de, Kongo’da, İran’da, Çek Cumhuriyeti’nde, Filistin’de, Amerika’da, Türkiye’de ve daha sayısız ülkede, insanca koşullarda yaşayabilmek için mücadele veren yürekli insanları tanıştırdı bize. Dünyanın ne doğu’su ne de güney’i olarak damgalayıp sıyrılabileceğimiz bu geniş coğrafya, her ülkenin kendi güneydoğu’su olduğunu hatırlatmak için yeterli oldu. Yaşanan türlü baskıları, uluslararası hukukun çıkmazlarını, oradan kaçayım derken buradan ezilenleri, bir hapisten ötekine düşenleri bir bir izledik. Süreç boyunca tonlarca insanı düşündük, düşündürdük ve ölümünün 25. yılında “duvarların ardındaki sinema”sıyla Yılmaz Güney’in andık.

“Biz bu insanları neden öldürdük?”

Programın odağı, insan hakları alanında en kronikleşmiş, en görünmez kılınmış sorunlarından biri olan cezaevleriydi. Seçkideki filmlerin çeşitliliği sayesinde, cezaevlerine hem içeriden hem dışarıdan bakma olanağı bulduk. Adalete dair devletten, milletten, sistemden medet uman vardıysa – çoğumuzun böyle bir umudu yoktu nitekim – birkaç seans ile hayallerini yıktığımız için üzgünüz. Belki de değiliz... Zira bu baskı ve işkence yuvalarına dair düşünmeye kasten davet edildik. Çayan Demirel’in 5 No’lu Cezaevi’ni izleyip de vatandaşlığından utananlara, Diyarbakır Cezevi’nde yaşanan “vahşet yılları”na bu sayede tanıklık edenlere, yüzleşme ve hesaplaşma ihtiyacını içinde hissedenlere söyleyebileceğimiz şey üzgün olduğumuz değil, benzer hisleri paylaştığımızdır. 5 No’lunun seyrini değiştirdiği hayatlara hepimiz dahiliz ne de olsa…

Haftanın açılış filmi olan Ömrüm Hapiste Geçti (Marc Evans, 2007) ile tanık olduğumuz ünlü idam mahkumu, Kara Panterler üyesi gazeteci Mumia Abu Jamal’in yıllar süren infaz bekleyişi,  ya da İbret Olsun Diye (Necati Sönmez, 2007) vesilesi ile dinlediğimiz Türkiye’den envai idam hikayeleri, adaletin dengesiz terazisini farklı yönlerden ifşa ediyor. Bu kararların toplum üzerindeki geniş yansıma ve hasarlarını öne çıkaran filmler, inatla “biz bu insanları niye öldürüyoruz?” diye soruyor. Cezaevlerine bir de dışarıdan bakan Ziyaretçiler (Melis Birder, 2009) ise, Amerika’da mahkum yakınlarını ziyaret etmek için 24 saat yol giden kadın ve çocuklar üzerinden, hapishane kültürünün dokunduğu hayatların yalnızca mahkumlarla sınırlı olmadığını iyice kazıyor akıllara. “Cezaevi=Ezevi: Kadınlar ve Çocukların Durumu” paneli ve dışarıdan içeriye mektup yazma kampanyası Mahsus Mahal’e destek çağrısı ile zenginleşen program, konuya dair “dışarıdan” izleme rutinini kırarak “içerisi” hakkında aktif bir düşünce sürecine girmemizi sağladı.

Sumoud. Umut. Umutsuzluk…

Sumoud; Arapçada azim, metanet, inat. Filistinlilerin, şiddet içermeyen gündelik direnişler için kullandığı bu kelime, tanık olduğumuz tüm şiddet, adaletsizlik ve sahtekarlığa karşı en azından metanetli kalmaya çalışmanın anahtarı. Sumoud: Filistin’de Hayat (Philip Rizk, 2009), Filistin’i konu alan programdaki 3 filmden biri, ancak neredeyse festivalin tüm ruh halini simgeliyor. Belgeselin kendisi yer yer mağduriyet ezgileriyle sıradanlaşsa da, evleri yenilemenin ya da toprak işlemek için makine kullanmanın yasak olduğu bir bölgede varlıklarını sürdüren insanların gündelik direniş pratiklerini izlemek oldukça kıymetli. Tabandan bir barış hareketi oluşturabilmek için kişisel acı ve öfkelerini aşmaya çabalayan Buluşma Noktası (Ronit Avni & Julia Bacha, 2006) karakterleri, benzer bir inatla yüzleşme ve uzlaşma mücadelesi veriyor. Üç Amca Gazze Yolunda (Yvonne Ridley & Hassan Ghani, 2009) ile yolculuklarına tanık olduğumuz Gazze konvoyu katılımcıları ise (İstanbul’dan da geçtiler, gösterime geldiler, ne iyi ettiler) Filistin’de kendilerinden daha umutlu bir halkla karşılaştıklarını anlatıyor.

Günümüzün en acılı coğrafyalarından biri olan Filistin’e dair bu az buçuk umutlu sahneler, programdaki “umut dengesi”nin de işareti. Kale (Fernand Melgar, 2008) filminin gözlemci kamerası ile izleme olanağı bulduğumuz İsviçre’deki sığınma merkezi, “postmodern çağda ülke sınırları kalkacak, herkes dünya vatandaşı olacak” umudunu yerle bir etmek üzere kurulmuş adeta. Mültecilerin gece uykuları kaçar, gündüz ruhlarını bunalırken, kendileri için oluşturulan sınıflandırma yöntemleri ve çaresizlik skalasını, merkez yöneticisinin iyi niyeti ile bir terazide harmanlamak gerek herhalde; ama nedense hep ilk taraf ağır çekiyor. Öte yanda Halati’nin kriz merkezi, İran’da aile içi sorunlar yaşayan genç kadınların hayatlarına ümit veren dokunuşlarda bulunuyor. Ancak hem Kale hem de Camdan Ev (Hamid Rahmanian, 2008) ile damağımızda kalan tat biraz buruk. Varlıkları hiç şüphesiz hayat kurtaran merkezler, tüm iyi niyetlere rağmen köklü değişiklikler yaratmakta yetersiz. Bir yanda Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin ağır aksak mücadelesi, bir yanda BM barış güçlerinin bizzat suçlusu olduğu taciz ve tecavüzler… Salondan çıkıp konsolosluğun bahçesinde derin bir nefes aldık. Umut dengesini tutturmakta zorlansak da metanetle devam etmek lazım mücadeleye.

Bilmenin dayanılmaz ağırlığı

Ömrü cezaevine girip çıkmakla geçen René, kendisini 20 yıl boyunca takip eden belgeselci Helena Třeštíková’ya yazdığı mektuplarda ikisi arasındaki ilişkiyi irdeler. Annesinden de sık gördüğünü yönetmene karşı beslediği yoğun duygulardan, sevmekten, bağlanmaktan bahseder, ve sorgular: peki ya kendisi yönetmen için, parasını verip hayatından kesitler satın aldığı bir nesne midir sadece? Třeštíková, “kimse yalnızca bir nesne değildir” demekle yetinir. Ancak vaktiyle sırf ilgisini ayakta tutabilmek için yönetmenin de dairesini soyan René, belgeseller aracılığıyla paylaşılan hayatlara dair ürkütücü kapılar açar aklımızda.

Hayatları izlenmeye açmak, neler kazandırır, nelere mal olur? Acıları paylaşmak, yerle bir olmuş hayatları sergilemek, ağlarken kayda alınmak, utancını cümle aleme duyurmak… Anlatmak. Nasıl bir ilgi ilişkisi tahayyül eder? Nasıl bir beklenti oluşturur? Nasıl bir değişim, dönüşüm, adalet talep eder? Belgeselci, yalnızca aracı mıdır acıları aktarırken? Nasıl görür nesnesini, nasıl gösterir, öğrendiklerini ne denli iletir, mağduriyetle mücadele arasındaki umut dengesini nasıl kurar? Peki ya biz, izlemenin, öğrenmenin, tanıklık etmenin yüküyle nasıl baş ederiz? Bilmenin dayanılmaz ağırlığı, sinema salonundan çıktıktan sonra bünyemizin neresinde ikamet eder? İnsan hak(sızlık)larını tartışmanın sorumluluğu nerede başlar, nasıl sürer, nerede bitmez?

25.12.2009

(Not: Bu yazı Altyazı dergisinin Ocak 2010 tarihli sayısında yayımlanmıştır.)

 


Copyright © ZeZe