
| TUR |
Documentarist’in “Hangi İnsan Hakları?” etkinliği Abu-Jamal ile başlayıp Yılmaz Güney’le sona erdi. İkisi de duvarların arkasında yaşamaya mahkum edilmiş, ama orada bile üretip paylaşmanın yolunu bulmuş, siyasi baskının kurumsal/evrensel halini simgeleyen iki isim... Etkinliğe gönüllü olarak emek veren Duygu arkadaşımız, Dutch Chapel’deki masadan bildiriyor.
Duygu Eruçman
Belgesel gösterimleri niyetiyle yola çıkan, giderek bir mini-festivale dönüşen ve sonunda ‘mini’ ön-ekini de fırlatıp atan ‘Hangi İnsan Hakları?’ etkinliğini, 17 Aralık’ta alnımızın akıyla tamamladık. Dört gün içinde on üç belgeselin yanısıra sekiz de kısa film gösterdik. Ben Dutch Chapel'deki görevim nedeniyle çok fazla film izleyemedim açıkçası, zaten konusu gereği üst üste film izlemenin çok da kolay olmadığı bir festivaldi bu. Çoğu zaman, Chapel’den taşan sesler bile içimi burkmaya yetti, özellikle de İbret Olsun Diye filminin gösterimi sırasında, o ayakkabıların hüznü bir kez daha yüreğime çöktü. Gösterim sonrasında salondan çıkan insanların yüzlerinde de benzer bir hüznün izleri okunuyordu. Sanırım programda sayıca az olmalarına rağmen daha çok ilgi gören ve insanlarda daha büyük etki bırakan filmler, yerli yapımlar oldu.
BELGESEL GAZETE: IDFA 2009: Keşifler ve ustalar Tanıma, dinleme, paylaşma ihtiyacı Görüntüyü baş tacı eden festival Tüm yazılar için >>> BÜLTENLER: Şubat 2010 |
|---|
Beni en çok etkileyen filmlerden birisi ise Ömrüm Hapiste Geçti (In Prison My Whole Life) idi. Aynı zamanda festivalin açılış filmi olan Ömrüm Hapiste Geçti gerçekten de insanı düşünmeye sevk eden bir belgesel; hem dört duvar arasında geçirilen bir ömür hakkında hem de içinde yaşadığımız dünyanın düzeni hakkında. İdam cezasına mahkum Amerikalı gazeteci Mumia Abu Jamal hakkında böyle bir film yapma fikri Abu Jamal’in tutuklandığı gün doğan William Francome adlı bir gençten çıkıyor. Buraya parantez açıp bir not düşmeliyim ki ortaya çıkış ve yapım süreçlerini filmin içine dahil eden belgeseller beni kesinlikle daha çok etkiliyorlar, sanırım belgesel film söz konusu olduğunda ‘neden’ sorusuna cevap almak iyi oluyor. Filme geri dönecek olursak, Francome aynı zamanda filmin anlatıcılığını da yapıyor yani bir adamın hapiste geçen her günü başka bir genç adam görünümünde karşımıza dikiliyor, buna bir de Abu Jamal’in hikayesi ve günümüz ABD’sinin aydınlarının konu hakkındaki görüşleri eklenince filmin konusu oldukça ilgi çekici hale geliyor.
Bu filmi, Türkiye’deki düzeni özellikle de adalet sistemini sorgulamakta olduğumuz bu günlerde izlemek, ‘burası Türkiye, olur böyle şeyler’ lafını ağızlarından eksik etmeyenlere sorunun hiç de yerel olmadığını, aslında hepimizin başını ABD’nin çektiği kapitalist düzenin adaletsizliği içinde boğulmakta olduğunu göstermek açısından da faydalı olabilir bence. Abu Jamal’in, ‘Hangi İnsan Hakları?’ kitapçığının girişinde alıntılanan yazısında belirttiği gibi, ‘Hiçbir imparatorluk kendi zamanının uçuruma yuvarlanacağını önceden göremez’, ama bütün imparatorluklar tarih döngüsü içinde sona ermeye mahkumdur. Önemli olan uçuruma yuvarlanmak üzere olanların, son bir çabayla uçurumun kenarına tutunmaya çalışırken, kendi çöküşlerinin faturasını kimlere kestiklerini, kimleri yok yere kendilerinden önce aşağıya itmeye uğraştıklarını doğru olarak tespit edebilmek ve bu adaletsizlikler karşısında sesimizi duyurmaya çabalamaktır. Aslına bakarsanız festival kapsamında gösterilen bütün filmler, bize bu faturayı ödemekte olan insanların neler yaşadıklarını bir kez daha hatırlattılar.
Film gösterimlerinin yanı sıra ‘Hangi İnsan Hakları?’ kapsamında söyleşi ve paneller de yer aldı; fakat bu heyecanın çoğu ‘aşağıda’ yaşandı. Hem ‘Cezaevi-Ezaevi’ başlıklı, cezaevindeki kadın ve çocukların durumunun tartışıldığı panel, hem de İstanbul’dan geçen ‘Viva Palestina’ konvoyundan temsilcilerin katılımıyla yapılan söyleşi Tütün Deposu’nda gerçekleştirildi. Açıkçası bu iki etkinlik hakkında da yalnızca kulaktan dolma bilgilere sahip olduğum için, oldukça iyi geçtiklerini belirtip kutsal mekanıma geri döneceğim. Dutch Chapel’de dört gün boyunca hayatımızın önemli bir parçası haline gelen insanlardan birisi de güvenlik görevlisi Ümit ağabeydi. Kapıda yaşadığımız tek problem, ilk gün gösterime gelen bayanların girişte üstlerinin aranmasına itiraz etmeleri oldu, bu tip bir itiraza hiç alışık olmayan Ümit ağabey biraz şaşırdı. Bana gelince, ‘İnsan hakları gösterimi diye geldik kapıda üstümüzü arıyorsunuz, bu ne biçim iş!’ itirazlarına ne cevap vereceğimi pek bilemedim. Aslında hakkınız var bayanlar, ama konsolosluk binası içinde olmanın cilvesi işte. Chapel girişinde sıkça konuşulan bir başka konu ise, gösterim saatlerinde keyifle girilen yeşil kapının, vize işlemleri için gelindiğinde o kadar da arkadaş canlısı olmadığıydı. Ne diyeyim, Allah bol bol gezdirsin ama kimseye vize işkencesi çektirmesin.
Dutch Chapel’deki gösterimler, Sırrı Süreyya Önder söyleşisi ve Duvarın Etrafında belgeselinin gösterimi ile sona erdi. Yılmaz Güney’in anısına ayırdığımız bu son akşama katılım inanılmazdı. Söyleşinin tadı damağımızda kaldı, planlandığı gibi yarım saat sürmesine rağmen pek çok kişi söyleşinin niçin bu kadar kısa olduğunu sordu. Sırrı Süreyya Önder’in konuşması sırasında yaptığı 'Yılmaz Güney bize unutturulmaya çalışılıyor' tespiti de göz önüne alındığında, insanların Güney hakkında konuşmaya, daha da önemlisi dinleyip öğrenmeye ihtiyaç duyduğunu söyleyebiliriz; Documentarist, ufak da olsa böyle bir alan yaratmaya çalıştı ve bence başarılı da oldu. Yılmaz Güney sineması hakkında konuşmak ve bu konu üzerine yapılmış bir belgesel izlemek oldukça zihin açıcıydı. Açıkçası bugün, Sırrı Süreyya Önder’in "Yılmaz Güney’i lümpenleştirmeye çalışıyorlar" derken anlatmak istediği gibi, Güney hakkında yazılı basında çıkan haberlerin hemen hepsi onun adam öldürme ve hapisten kaçma hikayelerine odaklanırken, Güney’in sinemacı ve devrimci kimliği ısrarla ikinci plana itiliyor.
Abu Jamal ile başladığımız gösterimleri Yılmaz Güney ile tamamlayarak bir anlamda siyasi baskının kurumsal döngüselliğinin de altını çizmiş olduk. Neredeyse 20 yıl arayla, dünyanın farklı yerlerinde doğmuş bu iki adam da, siyasal görüşlerini paylaşmaları başka şekillerde engellenemeyince, adam öldürmekten hapse mahkum edilmiş politik suçlular. Fakat cezaevi ikisinin de üretmesini ve paylaşmasının önüne geçemiyor. Yılmaz Güney, Abu Jamal gibi fiilen ölüm cezasına çarptırılmış olmasa bile hakkında yürütülen unutturma ve yok sayma politikaları ile ölümünden sonra bile cezasını çekmeye devam ediyor. Bu noktada bize düşen ise onları hatırlamak, onlar hakkında düşünmek ve özgür olacakları günleri umut etmek.
28.12.2009