'Hayatın anlamı' üzerine bir belgeselcinin yalan yanlış akıl yürütmesi
Belgeselcinin rolü sorulurken iki şeye takılıyor insan: bir tarihçi, sosyolog, gazeteci, politikacı mıyız, yoksa bir sanatçı mı? Gerçeği gözlemekten ibaret mi yaptığımız, yoksa sosyal bir sürece dahil olmuş aktörlerden biri miyiz?
Elif Ergezen
Necati Sönmez, IDFA’da izlediği filmlerden bahsettiği yazısında Simone Weil’in hayatına dair bir belgeselden yola çıkarak “Bunca dert ve acıyı anlatan filmleri izlemek hayatımıza ne katıyor? Bizi daha mı duyarlı kılıyor, yoksa derimizi mi kalınlaştırıyor?” diye sormuş. Şöyle bir cevap yazdım ona : “Sen yazınca farkına varıyorum, başkalarının acısını paylaşmak ve bu acıyla başa çıkmakla belgesel sinema yapmak arasındaki ilişkinin. Bu derece yaptığımız işi kutsallaştırmak istemem elbet. Büyüyü bozmak için imamla yatmaya benzer! Fakat bir çelişki var sanki. Sanki varolmadığını ve olmayacağını bildiğin birşeye ömrünü adamak karamsarlığı tanıdık geliyor. Bunca acının ortasında derimi kalınlaştırmadığımı düşündüğüm bir gün dahi yok!”
Bunun üzerine Necati, ‘hadi bir yazı yaz’ dedi.
Manevî bir çöküşün en büyük belirtisi, kişinin yaptığı işin çok önemli olduğunu düşünmeye baslamasıdır, der Bertrand Russell. Kimse alınmasın, bu cümleyi okuyunca çarmıhta bir İsa figürü geliyor gözümün önüne. Acıdan duyulan kibir! Bu yazı da biraz buna dair bir iç sorgulama olacak. Sonunda nereye varacağını da şimdiden kestiremiyorum.

Ben niye belgesel film yapıyorum? Bu basit soruyu cevaplamak zor. İçinde acı-haz-mutluluk ilişkisini barındıran erdem ve etik gibi başlıklar açtıran bir uzun tartışma ister. Başkalarının acılarına bakarken ve onları gösterirken bir haz duymuyor muyum sahiden? Böyle düşündüğümü kabul etmek zor. Derin bir hüznü paylaştığımı sanıyorum. İçimdeki acıyı belki sanat yoluyla ifade ediyor, bunu gerçek dünyadaki imgeler yardımıyla aktarıyorum. Peki kendime karşı ne kadar dürüsttüm? İnsanın haz, yarar, egemenlik, şeref gibi hayatın amacı olarak hayal edebileceği şeyler vardır. Gerçek mutluluğun dışındaki bu şeyleri kişi hayatının amacı edinirse ortaya çıkan şey tam olarak kötüdür, diyor Farabi. Kant’a göre erdemi aramanın amacı mutluluk değildir, yalnızca ödev düşünülmeli, başka hiçbir amaç için hareket etmemelidir. Kant’ı da andığımıza göre sadede gelelim: Gerçeği anlattığı iddiasındaki bir belgeselci için belki de en büyük sorundur etik.
Emil Michel Cioran, bir hastanın kendisine şöyle sorduğunu söyler: Benim acılarımın kime ne hayrı var? Onlarla böbürlenebilecek bir şair değilim ki! Acı hep mutluluk ile bir arada düşünülmüş bir kavram. Bizim divan edebiyatımız şüphesiz bu bitmeyen acı üzerine odaklanır, tasavvufta da acı -belki çile demeli- tanrıya ulaşma vaadiyle ilişkili. Aslında bu acı-mutluluk ikilemi üzerine belki de gereğinden çok düşünüyoruz. “Bana ne sendeki dirlik düzenlik/ Hem güzel ol, hem de acı duy!/ Ekler gözyaşı yüzüne başka bir güzellik” der Baudelaire, Hüzünlü Madrigal şiirinde. Ah şairlere haksızlık etmemeli! İnsan kendi acılarından bahsederken hiç değilse özgür olsun! Peki ya başkalarının acıları? İnsanların içindeki en insanî duygulardan biri olan merhamet üzerine oynayarak bunu bir acıma kültürüne dönüştürenler çok. İster istemez televizyonlardan izlenen filmler, haber programları ve realty show’lara bu gözle bakan bir izleyici ile karşı karşıyayız. Sadece başkalarına acımak bile başlı başına bir tatmin duygusu hissettirirken, kendi ‘gerçek’ hayatlarına dönen insanlar artık mutlu mudur? Peki ya bu acıları sanatla ifade etme şansına sahip olanlar, onları ‘güzelleştirerek’ bundan bir şan, şöhret kazanıyorlarsa üstelik? Ödül törenleri ve alkışlar! Seneca şöyle sormuş: Rezalete, kötü şöhrete, toplumun nefretine karşı ne kadar dayanıklısın, nereden bileyim, eğer alkışlar içinde yaşlanıyorsan. Meâli: Erdemli bir eylemin ortaya çıkması için acıya ihtiyaç vardır. Bu topraklardaki dinlerin pek sevdiği ‘dünya bir sınavdır, evladım’ öğretisini hatırlatıyor. (Bu sözdeki kendinden eminliği vurgulamak için ben ekledim evladım hitabını oraya.)
Belgeselcinin rolü sorulurken iki şeye takılıyor insan: bir tarihçi, sosyolog, gazeteci, politikacı mıyız, yoksa bir sanatçı mı? Gerçeği gözlemekten ibaret mi yaptığımız, yoksa sosyal bir sürece dahil olmuş aktörlerden biri miyiz? Bir başka diğer etik soru da gerçeğin ne olduğuna dair ve onu ortaya koyarken ne kadar müdahale edeceğimize. Jean Rouch’un buna verdiği güzel bir cevap var: Kurmaca ve belgesel arasındaki temel fark, belgeselin aktörlere para ödememesi. (Bu sözü bu kadar güzel yapan ‘para’ vurgusudur bence. Aradaki temel fark ekonomik yapıların, üretim ilişkilerinin farklılığıyla alakalıdır zira). Filme çekilen ve filme çeken arasındaki ilişki belgesel sinemada bu kadar basitçe ifade edilmemeli. Ben gerçeğin pornografisindense yönetmenin bakışıyla yeniden kurulmuş halini yeğlerim. Gerçeğe yaklaşmak, görüneni çekmekten ibaret olmasa gerek. Belgeselin nesnelliğinin de bizzat bizim seçtiğimiz bir anlatım biçimi, kurulmuş bir estetik olduğunu düşünüyorum. Nesnelmiş gibi yapmak, modern dünyamızın inandırıcılık diye göklere çıkardığı bir tutum olmak dışında sanat ve hele belgesel sinema için, içi boş bir kavram. Artık kamera ile ilişkimiz, biçim değiştirdi. Ve bence kişinin kamera karşısındaki davranış biçimlerini de etkiledi bu. Gösteri toplumu içinde herkesin artık birer oyuncuya dönüştüğünü sezinliyorum. Kamera karşısındaki tutum ne kadar ‘doğal’ olursa o kadar şüpheye düşürüyor beni. Gerçeklik öyle bir kutsallık kazandı ki, reel bir dünya içinde karşılığını bulmak güç. Belki de sanal dünyanın bu hızla hayatlarımıza girmesiyle, artık birer oyuncuyuz. O halde yönetmenin gerçeğe sadakatine, sağduyusuna ve basiretine güvenmekten başka bir sansımız yok.
Kınalızâde Ali Efendi, ahlâkı, amelî hikmet diye tanımlar. Yani eylem üzerinden anlamaya çalışır. İyi-kötü ayrımını eylemlerimiz (bu bağlam içinde sanat eseri) üzerinden yaparak bir ahlâk tanımı yapar. Tabi burada erdemler, iyi-kötü tanımları ve ahlâk için hangi ölçüleri esas alacağız sorucu sorulmalı. Ya sofistlerin dediği gibi herşeyin ölçüsü insansa örneğin; haz, acı ve iyi değişken değil midir? Ya da sosyologların tartıştığı gibi töre, inanç, mahalle baskısı, öykünme, iyi’ye dair fikirlerimizi belirlemez mi? Bu göreceliği kırmak için ortaya mutlak doğru olan bir tanrı inancı çıkaranlar sanırım bu çıkmazdan tereyağından kıl çeker gibi sıyrılıyorlar. Kalan sağlar bizimdir!
Farabi’de ahlâk ve siyaset felsefesi içiçedir. Mutluluk bu ikisi için de birer hedef. Varlıktan ve yokluktan kurtulmak, işte en üstün mutluluk, es-seadetül-kusva bu. Başka bir değişle, insanın ‘maddeye ihtiyaç duymayacağı bir yetkinlik’ seviyesine ulaşması. Mutluluk, sadece kendisi için istenen, bir başka şeyi elde etmek için istenmeyen iyi... Tanrıyla bütünleşme, bir olma, tasavvufta sık sık altının çizildiği kavuşma, diğer tek tanrılı dinlerde de mevcut. Ben bütün bu inançları ve aslında yaratma arzusunun gerisindekini de hep tanrı olma arzusu ve tanrılığın temel özelliği olan ölümsüzlük hayaline bağlıyorum. Ölümün kendisi değil, ama fikri, ölüm bilinci, ahlâk ve başarıların üzerinde çok etkili. İslam felsefesi de bu en yüksek iyiye, en üstün mutluluğa olan özlemi vurgular durur. İnsan, eylem, amaç ve araçlarını bu bilincin tesiriyle seçer. Bence evrensel bir eser vermeye çalışan bir sanatçı da varoluşa en büyük tehdit olan ölümün karşısında böyle bir çaba içinde. Genelde teoloji, eskatoloji (yani ölüm ve ötesi) üzerine odaklanıyor. Oysaki dinler oldukça pratik hayat içindeler. Örneğin cuma hutbelerinde çoğunlukla ahlâki içerikli ve bu dünyadaki ilişkileri düzenlemeye yönelik öğütler verilmez mi? (Elbette kadınlar bu öğütlerden muhaf tutulur. Dinin sözcüsü erkeklerin bilinçaltında, kadının yaşamı doğurduğu, yaşamın kendisi olduğu fikri yattığındandır belki bu. Bir ilahiyatçı böyle yorumlamaz elbet. “Jin, jîyan, azadî!” diye bağırırken biz kadınlar, bence bunu vurguluyoruz). Buna rağmen insanları reel dünyadan uzaklaştırıp, öte dünya için ibadete meylettirirken aslında bu dünyayı anlamanın kapılarını kapatmış olmuyor mu? Bana şeriatın en çelişkili yanı hep bu gibi gelir. Marx, “Dinsel çile, bir ölçüde gerçek acının dışa vurumu ve bir başka şekilde de gerçek acıya karşı bir protesto oluyor” diyor. ‘Ahiret yurdu daha hayırlıdır’ fikri; pek çok insanı, bu dünyada mutlu bir yaşam sürebilecekken (biz sınıfsız toplum diyelim -ki cennet değil bu, çünkü tüm dinî tasvirlerde altı çizilen şu hûriler fikriyle anlaşılan o ki orada da bir eşitlik bizi beklemiyor), gerçek hayattan uzaklaştırıyor, bir öte dünya hayaliyle uyuşturuyor. Burada da başka bir mutluluk tanımı çıkıyor: Halkların gerçek mutluluğu. Belgesel sinemanın gerçek acıların üstüne gittiği ve inatla unutturmadığı düşünülürse, hele ki günümüzde- bu gerçek mutluluk arayışının önemli bir aktörü olduğu söylenebilir.
İnsan, yaratır. Felsefi boyutta bir tanrılıktır bu. Sadece böyle ifade edildiğinde bile sanat eseri kutsal birşeye dönüşür. Bir belgesel filmdeyse gerçek, yüce bir görünümle sunulur ve seyirci, gerçek karşısında bir seyretme ritüeli kazanır. Görüntüler, uzaktan bakılan, dokunulmayan, aslında orada olmayan şeylerin bir hayali, yansımasıdır. Perdede olup bitenler onun iradesi dışındadır. Üstelik birileriyle birlikte izliyor olmak –Susan Sontag’ın dediği gibi- bir konsansüs oldugu hissi doğurur. Bu durumda sessizlik ve saygının kaçınılmaz olduğu herhangi bir ibadethaneden bir farkı sahiden var mıdır? Sinema seyircisi tutumları üzerine düşünmek ve seyirci etiğini de tartışmak gerekiyor sanırım. Gerçek ve gerçeğin sunumu hususunda sadece belgesel yönetmenine yüklenmek doğru görünmüyor. Yönetmenin bakışındaki özgürlüğü sınırladığımız gibi, seyircinin bakışında bir eleştirellik aramak, bakan ve bakılan arasına bir mesafe koymak kaçınılmaz. Gösterdiğinizin gerçek olduğundan şüphe etmeyen seyirci kadar tehlikeli birşey yok! Bu etik, seyircinin bir tüketiciye indirgenmeye direnme gereği diye de tanımlanabilir. Documentarist’te bir sinema dersi veren Eyal Sivan, Mavi Marmara gemisinden çekilmiş ve İsrail devletinin dünya basınına dağıttığı bir fotoğrafı paylaşmıştı. Fotoğrafta gemide bulunan bıçaklar gösteriliyordu. Bu gemide kaç kişi olduğu ve yemek yapmak için elbette bıçağa ihtiyaç duyulacağı düşünülmeden, bıçakların silah olarak gösterilmesi sadece bu propagandayı yapanın mı erdemsizliğidir?
‘Güzel olanın sahici olmayışına’ dair düşünüyorum bir süredir. Gerçekmiş izlenimi yaratmak için omuzda çekilmiş, bozuk görüntüler geliyor gözlerimin önüne. Bir şeyin ‘güzel’ oluşu, ona estetik bir yapaylık katıyor sanki. ‘Belgesel gibi’ olan kurmaca filmler övülürken, aynı özellik bir belgesel filme nedense ‘estetik olarak yetersiz’ etiketi yapıştırıyor. İnsanlar gerçeği görmek istiyorlar, ama gerçeğin estetize edilmiş, güzelleştirilmiş halini. Peki başa dönüp soralım: Bir acıysa gösterilen, onu güzelleştirmek doğru mudur? Bu soruyu tuhaf buluyorum aslında. Doğru ya da yanlış diye sorgulanması gerekenin güzellik olmadığını düşünüyorum en azından. Sanat çıplak gözle görünen gerçekten ötesini gözler önüne serdiğinde ancak gerçekçi bir sanat olur. Brecht, ‘realist’i tanımlarken ‘toplumsal ilişkilerin karmaşık nedensellliğini açığa çıkaran, egemen düşünceleri egemen sınıfların düşünceleri olarak açıklayan’ ifadesini kullanır. Sinema bir anlatı, bir dilse, bu dili güzel kullanmak gerekir. Çirkin bir şeyi güzel göstermek demek değil bu. Aksine, sanat eseri, kötü-çirkin olanın gerisindeki gerçeği gösterirken kişinin bir değişime uğramasını saglayabildiği ölçüde güzel bence. Böyle bir dil politik bir dil ve ancak yetkin bir estetik yaklaşımla mümkün. Kurgu üzerine çekim öncesi düşünülmüş belgeselleri diğerlerinden daha güzel yapan da şüphesiz bu.
Düşünce ve eylemleri arasında bir uyum insana huzur veriyor, ama mutlu etmeye yetmiyor. Weil, acı çekiyordu. Başkalarının acılarını, açlığı, yoksulluğu anlamaya çalışıyordu. İyi koşullarda yaşamaktansa onurlu bir kavgayı tercih etmiş değerli bir insandı. Ölmeyecek kadar yemeği ve yoksulların imkanları kadarıyla bir tedaviyi istediği için deli olduğu düşünüldü. Oysa o hâlâ yaşarken, diğerleri unutuldu gitti. Bugün belgesel sinemadan para kazanmayı reddeden, övgüye meyletmeyen ve hayatlarını başkalarının acılarını anlatmaya adamış belgeselciler için de aynı şeyleri düşünenler vardır belki. Elbette bir film, bir sanat eseri ortaya koymanın kendi içinde bir tatmini var. Hayatını anlamlandırdığını düşünmek ve gerçekten ölümsüzlüğü istemek belki. Bence dünyayı güzelleştiren zaten bu ölümsüzlük arzusuyla yaratmaya devam etmesidir insanın. Sanatçı, herşeye rağmen hâlâ acıların üstüne gidiyorsa, bu onu mutlu ettiği için değil, insanın bencil bir bireyden ibaret olmadığını kanıtlamak isteğinden olsa gerek! Belki de hem bir yönetmen hem de bir izleyici olarak sık sık hatırlatmalı insan kendine: o acılar 'başkalarının' degil!