Kosova'da bir belgesel karnavalı
Prizren'de düzenlenen belgesel ve kısa film festivali DokuFest, bir haftalığına Kosova gibi kaynayan bir kazanın içinde olduğumuzu unutturacak denli coşkulu bir karnaval havası estirdi. Kazanın içinde olup bitenleri yakından görmek içinse festivaldeki filmleri izlemek yeterliydi.
Necati Sönmez
Uluslararası Adalet Divanı'ndan çıkan kararla birlikte dünyanın gündemine yeniden giriveren Kosova'ya bir film festivali vesilesiyle gitmek, bölgenin pek çok çehresini aynı anda tanımanıza olanak sağlayabilir. Yabancı bir diyarın gündelik haliyle değil de festivallik/şenlikli haliyle karşınıza çıkması, ilk bakışta (bayramlıklarını giymiş yoksul misali) gerçekliğini maskeleyen bir unsura da dönüşebilir. Ama mekan Kosova, festival de belgesel festivali olunca tam tersi oluyor; gerçekliğin daha derin katmanlarıyla tanışabiliyorsunuz.
31 Temmuz-7 Ağustos tarihlerinde 9'uncusu düzenlenen DokuFest Uluslararası Belgesel ve Kısa Film Festivali, Kosova'daki en önemli kültürel etkinlik. Bugüne kadar pek çok kentte pek çok festival izledim. Ama bir şehrin hayatına böylesine nüfuz edebilen, orayı adeta bir karnaval kentine çeviren bir film festivaliyle doğrusu ilk defa Prizren'de karşılaştım! Bu yoğun ilginin ünlüleri/yıldızları bol bir etkinlik değil de, bir “belgesel ve kısa film festivali” tarafından yaratılmış olması daha da ilginç.
Belgesel, malum, özellikle bizim ülkemizde festivallerde genellikle aperatif niyetine sunulan, belediyelerin kötü salonlarında bedava izlenen, TV'lerde kendine yer bulamayan, ama yine de yeri geldiğinde otoriteyi ürkütebilen bir tür. Hemen hiç film üretilmeyen bir ülkede, belgeselin böylesine değere bindiği bir etkinlikle karşılaşmak ayrıca kıvanç verici. Savaştan sonra işlek tek bir sinema salonu dahi kalmayan Prizren'de DokuFest'in yaratmayı başardığı ortam görülmeye değer. Yüzlerce yabancı konuğun davet edildiği, komşu kentlerden insanların -hepsi filmlere gitmese bile- bu şenlik havasını paylaşmak ve kent merkezinde turlamak üzere Prizren'e akın ettiği, mümkün olan her mekanı (eski bir hamam, terkedilmiş bir yazlık sinema) işlevsel bir etkinlik alanına dönüştürmeyi başaran bir festival.
Kent merkezini ikiye bölen nehrin üzerine kurulu açık hava sinemasından tutun tepedeki kalenin surlarına kadar her yere perde gerip filmler gösteriliyor. Çocuklara dönük eğitim atölyeleri, gençlik kampı, konserler, bu karnaval ortamını tamamlıyor. Hamburglu bir grup video-aktivistin, taşınabilir bir projeksiyon ve izleyicilerle birlikte sokakları arşınlayarak duvarlarda yaptığı gösterimler ise gerçekten muhteşemdi. Basit gözüken bu işi nasıl da ince eleyip sık dokuduklarına, filmleri her duvarın (bazen duvardaki bir afişin) ruhuna uygun olarak seçtiklerine tanık olmak, hele tüm o filmlerin teliflerini kuruşuna kadar ödediklerini duymak, daha da saygı uyandırıyor insanda.
Bir avuç sinemaseverin iç savaşın ertesinde başlattığı DokuFest'in 9 yıllık ömrü boyunca katettiği yolu en iyi özetleyen ve “En kötü barış bile savaştan iyidir” dedirten olgu belki de şu: Christian Frei, unutulmaz filmi “Savaş Fotoğrafçısı”nın (War Photographer, 2001) yürek dağlayan giriş sahnesini 1999'da bu şehirde çekmişti. 11 yıl sonra, bu sefer sinema dersi vermek üzere Prizren'deydi.
Documentarist Kosova'da
İstanbul'un genç etkinliklerinden Documentarist, bu sene belgesel alanında Balkanlarla organik bir bağ kurma kararı almış, bu vesileyle pek çok sinemacıyı İstanbul'a davet etmişti. Bunun ilk meyvesi de DokuFest'in Türkiye belgesellerine alan açması oldu. Destek talebi Kültür Bakanlığı'nca bugüne kadar kararlı bir şekilde reddedilen Documentarist, normal şartlarda Bakanlığın yapması gereken bir şeyi yaptı ve Türkiye'den bir belgesel paketini Kosova'ya taşıdı. Belgeselde yaratıcı bir kuşağın varlığını teyit eden altı filmlik seçkinin gördüğü ilgi doğrusu göğsümüzü kabarttı.
Documentarist seçkisindeki filmlerin hepsi, nehir üzerindeki platformda büyük bir kalabalığa oynadı. Festivalden Seyirci Ödülü'yle dönen Doğa Kılcıoğlu'nun Kamerayla İzdivaç'ında izleyiciler, Esra Erol'ün ve diğer karakterlerin akibetleriyle yakinen ilgilendi... Kısaca belgesellerimiz,
yakınmak gibi olmasın, ülkemizdeki herhangi bir festivalde göreceği ilgiden ve hürmetten çok daha fazlasına mazhar oldu DokuFest'te. Prizren'de, ayrıca Türkiye'den de bir projenin yer aldığı Balkan Belgesel Merkezi'nin (BDC) iki günlük atölyesinin ucundan tuttuk. BDC'nin bölgede etkin bir dayanışma platformu olmaya aday olduğuna bir kez daha tanık olduk.
Basın odasında, Prizren'in göbeğine canlı yayın arabasını çekmiş olan TRT Türk'ü izliyoruz. Şadırvan Meydanı'nda kürsü kurulmuş, Prizren doğumlu Ali Şen telefonun öbür ucunda Bodrum'daki yatından konuşuyor; vaktinde ailesiyle Türkiye'ye göç etmeyip burada kalsaymış milliyetçiliğinden ötürü hapislerde çürüyeceğinden falan bahsediyor. Anlaşılan epey erken yaşta ayrıldığı için, Kosova'ya kültürel ve dilsel hakların Tito zamanında tanındığını, aynı hakların kapitalist restorasyon döneminde geri alındığını hiç duymamış. Tam bir sömürgeci ağzıyla Kosova'ya “uç beyliği” muamelesi yapan TRT, “Az sonra Fatih Sultan Mehmet'in namazgahında buluşmak üzere” yayınına kısa bir ara veriyor.
TRT gibi bir medya kurumunun, Kosova'nın etnik zenginliği ve güncel sorunlarıyla, taraflar arasındaki ihtilaf yüzünden temel kurumların işlemediği kuzey kesiminde neler olup bittiğiyle ilgilenecek, bu konuda program yapacak hali yok ya! Medyanın açtığı bilgi çukurunu kapamak yine belgesellere düşüyor: Örneğin Angela'nın Görevi (Angela's Mission, Marc Shmidt, 2010) adlı film, AB Hukuk Misyonu'nda (EULEX) görev yapmak üzere Mitroviça'ya atanan Hollandalı bir yargıcın tanıklıklarını anlatıyor. Bağımsızlık kararını takip eden iki yıl boyunca mahkemelerin bu kentte hiç işlemediğini, halkın orman kanunu altında yaşadığını öğreniyoruz. AB'nin bu durumu iyileştirme girişiminin de aslında bir fiyasko olduğu yargıcın ağzından itiraf ediliyor. Bir başka belgesel, Kanada yapımı Kosova'da İki Yaz (Two Summers In Kosovo, Christopher Bobyn & Andrew Lambard, 2009), ülkenin pek çok yerini gezerek hemen her kesimden insana kulak veriyor ve bölünmüşlüğün hüzünlü resmini çıkarıyor ortaya.
(Bu yazı Radikal İki'nin 15 Ağustos 2010 tarihli sayısında yayınlanmıştır.)