Anasayfa    |   doc_gazete    |    Documentarist 2008    |    Documentarist 2009


29. Uluslararası İstanbul Film Festivali

“Dikenli teller, rüzgârda şarkı söyler”

Festival elitizminden ve Beyoğlu’nun yeni kalabalığından hazzetmediği için festivalle bağını koparan 'eski dostlar'a: İşte size bu sene festivali izlemek için 16 sebep. Veya festival kitapçığına düşülmüş kenar notları...

Necati Sönmez

 

1. Her sene festival kitapçığını ilk defa elinize aldığınızda, gözünüzün aradığı bazı filmler vardır. Programda onlara rastlamak, hediye paketinden en çok arzulanan hediyenin çıkıvermesi gibi bir şey. İşte bunlardan biri: Tony Gatlif'in Özgürlük’ü (Korkoro). Nazilerin kıyımına maruz kalıp da ağlayanı olmayan diğer halkların trajedisini hatırlatması bile yeterdi; ama üstüne Delphine Mantoulet’nin müziğini ve Gatlif’in o Korkoromüziği kullanırkenki kuyumcu titizliğini (ikisi de festival konuğu olarak İstanbul’a gelecek) ekleyince, film tuhaf biçimde neşeli bir müzikal niyetine de izlenebilir. Filmin daha en başında, toplama kampının dikenli tellerini gitar teline benzetmedeki Çingene bilgeliğine vurulmamak ne mümkün: “Dikenli teller, rüzgarda şarkı söyler.” (The barbed wire sings in the wind.)

2. Paketten çıkan bir başka şık hediye: Goran Paskaljeviç’in son filmi İki Balayı (Honeymoons), Avrupa’nın göbeğinde Berlin duvarından kelli yıkılmayı bekleyen daha nice duvarlar olduğunu hatırlatıyor… Aleksandr Sokurov’un, yalnızca başlığının imlediği gibi Moloch (Molokh, 1999) filmine değil, Güneş’ine de (Solntse, 2005) Haiti’den göz kırpan müthiş bir öykü: Raoul Peck imzalı Tropikal Tanrı (Moloch Tropical)… Diğer ‘tanrı’lı film de, yeryüzünde tanrının unuttuğu bir başka ülkede, Ruanda’da katliam gölgesinde yaşanan bir ilişkiyi anlatıyor: Tanrının Gittiği Gün (The Day God Walked Away)… Belgeseller faslında (aşağıda yeri gelince anılacak olan) Şok Doktrini, Uzay Turistleri, Karalama gibi filmler de bu kategoride… Velhasıl, hepsi de acı hikayeler anlatan, yine de –belki tam da bu yüzden; yani birileri bunları anlattığı için- bizi tarifsiz mutlu eden hediyeler bunlar.

3. Balkan sinemasının yeni yıldızı Bulgaristan’dan (geçen yıldan Zift’i hatırlayalım), sırf başrolünde Miki Manojloviç rol aldığı için Çingene ruhu kokan bu filmi, muhtemelen ancak festivalde görebiliriz: Koca Dünyada Kurtuluş Pusuda (The World is Big and Salvation Lurks Around the Corner).

4. Bol ödüllü Beşir’le Vals ve Oscar şampiyonu The Hurt Locker ile birlikte –Zizek’in iddiası çerçevesinde (“Evlatlarımızla birlikte biz de oradayız; orada ne yaptıklarını sorgulamak yerine onların korkusu ve acısıyla özdeşlik kuruyoruz”)- tartışılması gereken; tıpkı ötekiler gibi, insanı önce serseme çeviren sonra üzerine sakin kafayla düşündükçe aslında neye hizmet ettiği sorgulanmaya başlanan, kesinlikle etkileyici bir film var ki, üzerine sohbet edebilmek için izlemenizi isterdim: Lübnan (Lebanon).

5. Dinsel fanatizmin gölgesinden sıyrılıp güneşe çıkmaya çalışan kadınların öyküleri: Bizde Esma’nın Sırrı diye oynayan Grbavica’nın yönetmeni Jasmila Zbanic’ten Yolda (Na Putu) ve video sanatçısı olarak Women Without Mentanıdığımız Shirin Neshat’tan Erkeksiz Kadınlar (Women Without Men). İlkinin vizyon yüzü görme şansı var, ama ikincisini izlemenin yolu sadece festivalden geçiyor ne yazık ki. Turbulent adlı çalışmasını gördükten sonra vurulduğum Neshat’la hepinizin tanışmasını dilerdim. (Neyse ki Turbulent’i youtube’tan izleme şansı var. Yıllar önce kendisiyle yaptığımız bir söyleşide, bu filmin konusunu İstanbul sokaklarında görüp dinlediği kör bir şarkıcıdan esinlendiğini söylemişti.)

6. Son bir yıldır habire adını duyurup da İstanbul’da ilk defa görücüye çıkan yerli filmlerle (birer seans da olsa) buluşma fırsatı: Min Dit, Bal, Bornova Bornova, Kars Öyküleri, vd…

7. Yeni kuşak belgeselcilerin en taze ürünlerini (Umut, Tülay German: Kor ve Ateş Yılları, Beton Park, Bertij, Bölge, Babam Tarih Yapıyor, İfakat, Camera Obscura…) görmek için de 29'uncu Festival, iyi bir fırsat. Ama ne yazık ki kısıtlı bir fırsat; çünkü bu filmlerin hepsi Pera Müzesi Salonu’nda sadece birer kez gösteriliyor. Konusu İstanbul’da geçen Avusturya yapımı Müezzin ise daha şanslı; daha büyük salonda ve iki kez gösteriliyor.

8. Ortadoğu ve Kuzey Afrika’ya ayrılan bölümde başköşeyi belgesellerin tutması, basit bir tesadüf olabilir mi? "[1948'den itibaren] Yahudiler kurmacanın nesnesi oldular, Filistinliler ise belgeselin. İşte size açı-karşı açı!" demişti Godard, Müziğimiz’in bir yerinde. Filistinliler’in yerine Doğu veya Ortadoğu veya Güney’i, Yahudiler’in yerine ise Batı ya da Kuzey’i koyun, alın size yeni bir açı-karşı açı... Ortadoğu-K. Afrika bölümünde, “isyan” temelinde bir araya gelen filmlerin neredeyse yarısı belgesel: Hazine Mağarası (The Treasure Cave), Tahran’ın Heykelleri (Statues of Tehran), Dünyayı Satan Adam (The Man Who Sold the World), 1958, Kalbim Sadece Onun İçin Atıyor (My Heart Beats For Her Only)…

9. Aynı coğrafi bölgelerden gelen kurmaca filmlerde ise binbir gece anlatılarını andıran eşine az rastlanır bir hayal gücüne tanık oluyoruz. Son filmi Geride Kalan (The Time That Remains) başta olmak üzere, Elia Suleiman’ın gerçeküstücülükten absürd komediye uzanan, Filistin’deki durumu grotesk tablolarla anlatan sineması, örneğin… Mısır sinemasından nihayet yeni bir kuşağın habercisi olarak ortaya çıkan Heliopolis, keza ‘açı’ların yer değiştirmesi adına umut verici. İşgalin başlangıcında, zalimin adı daha henüz Saddam iken, Irak cehenneminde bizi geziye çıkaran Babil’in Oğlu (Son of Babylon) da…

10. Post-Angelopoulos kuşağı Yunan sinemasında bir hayat emaresi arayanlar için, bir doz Köpek Dişi (Dogtooth)… Animasyonun gücünü hatırlamak ve bir dahiyle tanışmak için, sabah akşam birer adet: Priit Parn…

11. Ne varsa eskilerde var… demeyelim hadi, ama festivalin klasikler kefesi tek başına bir kutlamayı hakkediyor. Sinema tarihinin, hem yerli hem de yabancı arazilerinde sıkı bir tur yapmak için altın bir fırsat sunuyor, 29’uncu festival: Sevmek Zamanı, Selvi Boylum Al Yazmalım, Kuyucaklı Yusuf, Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak gibi cevherleri bir daha izleme imkanı, kimbilir kaç yıl sonra nerede karşımıza çıkacak. (Belki bir sonraki kuşağa nasip olur.) SİYAD üyelerinin belirlediği “İyi Bir Başlangıç” bölümünü ve Joseph Losey seçkisini de unutmayalım.

12. Eric Rohmer’in Maud’la Bir Gece’si (Ma Nuit Chez Maud), sinemada diyaloğun gücünü anlatmak için esaslı bir ders niteliğinde. Filmde olasılıklar üzerine sarfedilen şu cümleyi hatırlamak yeterli: “Gorky, Lenin ya da Mayakovsky, hangisiydi hatırlamıyorum, Rus Devrimi hakkında şunu demişti: Durum, onları binde bir şansı olan bir tercih yapmaya zorlamıştı. Çünkü o tercihi yapmanın taşıdığı umut, yapmamaktaki umutsuzluktan çok daha büyüktü.”

Space Tourists13. Belgesel sinemada son yılların en üretken ülkelerinden biri İsviçre.. Geçen sene Avrupa Film Akademisi (EFA) tarafından verilen En İyi Avrupa Belgeseli ödülünün bir İsviçreliye (Sound of Insects ile Peter Liechti’ye) gitmesi bir tesadüf değil. Uzay Turistleri (Space Tourists) de, son dönemde İsviçre’den çıkan en kayda değer belgesellerden biri. Bir sürü şeyin dışında, nasıl da sosyal uçurumlarla dolu bir medeniyette yaşadığımızı gösteriyor en azından: Bir yanda turist olarak uzaya giden multimilyarderlerin artık uzayı da içine alan dünyası; öte yanda o mekiğin fırlatılışından sonra ortalığa saçılan roket parçalarını toplayarak geçimini sağlayan, yemeğini bile o hurdadan devşirdiği radyoaktif kaplarda pişiren hurdacıların küçük dünyası…

14. Karalama (Defamation), İsrail’in yaptığı her işi aklama aracı olarak kullandığı şu anti-semitizm suçlamasının ne menem bir şey olduğunu gösteriyor. (Sakın ola, bu filmden çıkınca, anti-semitizmin -hele bu topraklarda- var olmadığı hissine kapıldığımı düşünmeyin. Sadece, bunun politik bir silaha dönüşmesinin teşhirini yapıyor film.)

15. Çıkışlar Hediyelik Eşya Dükkanından (Exit Through The Gift Shop), Koloni (Colony), Devrim Şarkıları (Soundtrack for A Revolution), Amerika'nın En Tehlikeli Adamı (The Most Dangerous Man in America), Koy (The Cove)… Bu yılın belgeselleri hakikaten birinci sınıf. Aynı şekilde Şok Doktrini (The Shock Doctrine), Naomi Klein’in kitabını görselleştiren, film çıkışında sokaklara akıp devrim ateşini yakmaya teşvik edecek kadar ajitasyon aşılayan müthiş bir politik bildiri… Belgesel tarzı olarak sayabileceğim itirazlara (Patricio Guzman’ın bir söyleşisinde altını çizdiği gibi, “açık unutulan bir radyo misali kesintisiz biçimde konuşan ve habire bizi manipule eden bir dış sesin” rahatsız ediciliğine) rağmen, kesinlikle her ortamda yüksek perdeden okunması gereken bir politik bildiri bu.

16. Bir de dost tavsiyesi: İsminde Troçki ve Mao geçen filmlere, özellikle bu tarihsel figürlere karşı ciddi bir merakınız varsa, uzak durmak en iyisi. Troçki (The Trotsky) adlı filmden, kimilerine komik gelebilecek siyasi bir taşlamadan ötesi beklenmemeli; Mao’nun Son Dansçısı (Mao’s Last Dancer) ise soğuk savaş dönemi Hollywood propaganda filmlerine saygı duymak isteyenler tarafından nostalji niyetine izlenebilir. İsmiyle müsemma olmayan filmler listesine, Neil Young’la ilgili belgeseli de eklemek mümkün; çünkü Jonathan Demme’in konser belgeseli Neil Young’ın Bavulundan Şarkılar (Neil Young Trunk Show: Scenes from A Concert), bir belgeselden ziyade konser kaydından ibaret bir “belge” gibi duruyor. (Keşke bir bavul dolusu şarkıyı sinemada dinlemek yerine, aynı yönetmenin Young üzerine 2006’da yaptığı ilk belgeseli Heart of Gold’u izleyebilseymişiz vaktinde.)

Ne deniyordu, Gatlif’in filmindeki Çingene şarkısında: “Dikenli teller, rüzgarda şarkı söyler…” Belki de sinemanın, geniş anlamda da sanatın elinden gelen şey bundan ibaret: Dikenli tellerle çevrilmiş bir dünyada, o telleri tıngırdatıp müziğe dönüştürmek. Yıkamadığınız duvarlara Bansky misali graffiti yapmak. İşkence aletlerinden, manyetolardan, makinalardan enstrüman yapıp zulme meydan okumak ve bu müziği egemenlerin yüzüne haykırıp nanik yapmak…

5 Nisan 2010

Filmlerin detaylı bilgileri, gösterim yer ve saatleri için:
www.iksv.org/film

 



ENGLISH TÜRKÇE

 

 

 

 

En son yazılar

“Erotik Adam” ya da
Batılı erkeğin düşü: Şark’ta bir harem!

İstanbul belgeseli keşfediyor!

Gündelikçiler kendini oynadı

Bir cesaret öyküsü mü, yoksa hüzünlü bir aşk mı?

'Hayatın anlamı' üzerine bir belgeselcinin yalan yanlış akıl yürütmesi

Dünyanın kirli çamaşırlarını ipe seren filmler

Bir İran gerçeği olarak belgesel festivali

Bir yönetmen: Rodi Yüzbaşı

Sheffield'de Türkiye rüzgarları

Sibirya'nın sınırlarında bir belgesel festivali

DOK Leipzig: A festival with a great spirit (Ing.)

Kosova'da bir belgesel karnavalı

Uzun bir serivenin kısa hikâyesi

Saraybosna FF: Bize yakın dertler

“Balkanların anlatacak öyküleri var”

“Ne kadar güçlü olduğumuzu keşfetmemizden korkuyorlar”

“They are scared that we find out how powerful we are”

Belgesel para kazandırmaz”

DOCUMENTARIST büyüdü, festival oldu!

Fikirden filme giden uzun yol

DOCUMENTARIST: Haydi izleyelim!

Filistin'den Arjantin'e kısa bir dünya turu

Yafa, Portakalın Otomatiği: Bir turunçgilin peşinde...

İsrail'deki apartheid rejimine karşı...

Notes from the 29th Festival (İng.)

“Dikenli teller, rüzgârda şarkı söyler”

Envai çeşit belgesel

Teğet geçilmemiş bir belgeselin yapım süreci

Tel örgülerin ardındaki kadınlar

Dünyaya belgeselle bakmak ve görmek

Ankara'dan belgesel manzaraları

Dört duvar arasında, vizyonda!

Süngüyle kesilen ekmekler

Berlin üzerinde ninniler
ya da 'dandini dandini dastana'

‘Bal'a giden 'Yol'

Bir 'talent'ın gözüyle Kampüs izlenimleri

Berlinale'nin (süper)market halleri

 

Arşivdeki diğer yazılara ulaşmak için tıklayınız.

NOT: Yukarıdaki yazılarda dile getirilen görüşler yazarlarına aittir, Documentarist'i bağlamaz.

 

Bültenler

Kasım-Aralık 2010
Eylül-Ekim 2010
Ağustos 2010
Temmuz 2010
Haziran 2010
Mayıs 2010
Nisan 2010
Mart 2010
Şubat 2010
Ocak 2010
Aralık 2009
Kasım 2009
Ekim 2009
Eylül 2009


 

İletişim    |     Biz kimiz?    |    Bağlantılar