TUR
Portakal ağacı ve ışığa uçan pervane

19-29 Kasım tarihleri arasında düzenlenen Uluslararası Amsterdam Belgesel Festivali’nin (IDFA), belgesel tutkunlarını ekonomik krize, soğuk ve yağışlı havaya rağmen bu yıl da ışığa uçan pervane misali kendine çekmesi için pek çok geçerli neden vardı… İsrailli muhalif yönetmen Eyal Sivan’ın belgeselleri, sinema dersleri ve retrospektifler bunlardan sadece bir kaçı…

Emel Çelebi

Çocukluğumda annemin elini tutarak çekine çekine gittiğim semt pazarlarından kalma bir anıydı, Yafa Portakalı… Pazarcılar gür sesleriyle bağırarak reklamını yapardı: “Yafa bunlar, hanım, Yafa!”… İsrailli muhalif yönetmen Eyal Sivan’ın son belgeseli Yafa: Portakal Otomatiği'ni (Jaffa, the Orange’s Clockwork) bu yıl IDFA’da (Uluslararası Amsterdam Belgesel Festivali) izlediğimden beri artık hiç aklımdan çıkmayan bambaşka bir görüntü var: Portakal bahçelerine girerek yemyeşil ağaçları yere deviren dev buldozerler.

Ne zamandır pazara gitmiyorum… Artık, Yafa portakalının da yetişmediğini bilmiyordum. Daha doğrusu, şimdi Yafa adıyla satılan portakalların artık Yafa’da yetişmediğini… Günümüzde İsrailli çiftçiler tarafından başka bölgelerde yetiştirilip aynı adla satıldığını, bunu ve daha pek çok şeyi bu belgeselde izledim. 48’de Yafa kentinden sürülen, geride bıraktıkları çoğu şey gibi portakal ağaçlarını da terk etmek zorunda kalan Filistinlilerin bir kısmının daha sonra İsrailliler tarafından –devletin el koyduğu- aslında kendilerine ait olan bahçelerde işçi olarak çalıştırıldığını; bir zamanlar Filistinlilerin ürettiği Yafa portakalının, Batı’da İsrail’in bu ‘bedevi’ topraklara getirdiği ‘medeniyetin’ alamet-i farikasına dönüştüğünü, ama aynı zamanda Filistinliler için direniş ve bağımsızlığın simgesi haline geldiğini, son olarak da su kıtlığı bahane edilerek devlet eliyle o güzelim portakal ağaçlarının sökülmesinin ibretlik hikayesini öğrendim…

BELGESEL GAZETE:

"Yılmaz Güney: Bir güzel ağabeyimiz"

Metin Çulhaoğlu ve severlerini kızdırmak pahasına

Mumia'dan Yılmaz'a: Hatırlamak için!

Sahi, "Hangi İnsan Hakları?"

"12. kez 1001"den notlar

Tanıma, dinleme, paylaşma ihtiyacı

Görüntüyü baş tacı eden festival

Muhalif olmanın hafifliği

"Gerçeği söylemek gerekirse!"

Tüm yazılar için >>>

BÜLTENLER:

Şubat 2010
Ocak 2010
Aralık 2009
Kasım 2009
Ekim 2009
Eylül 2009

Sivan’ın konuştuğu karakterlerden biri durumu ne de güzel özetliyor: “Bu toprakları gerçekten sevseler böyle davranamazlardı. Ona sadece sahip olmak istiyorlar.” Bir başka İsrailli yönetmen Simone Bitton’un belgeseli Duvar'da, bu kez bir İsrail vatandaşının ağzından duymuştuk aynı sözleri; Duvarın yapılışının İsrail’i bir anlamda nasıl hapishaneye çevirdiğini ve Filistinlilerin de duvar yüzünden kendi zeytinliklerine ulaşamadığını anlatırken… “Yafa: Portakal Otomatı” ise çocukluğumuzun masum Yafa portakalını artık yürek burkan tanıklıklarla hatırlayacağımız bir imgeye dönüştürüyor: Yönetmen, Siyonizmin bu topraklara, toprağın bir meyvesi olan ‘portakal’a ve bir zamanlar bu topraklarda yaşayıp o portakalı dalından toplayan Filistinlilere yaptıklarını, yalnızca Yafa portakalının yitişinin değil, belki bir anlamda İsrailliler’in de o topraktan ‘yoksun’ bırakılışının öyküsünü anlatıyor. Belgeseli bu kadar anlattıktan sonra “Keşke, biz de seyretseydik,” diyenler için bu seneki Documentarist-İstanbul Belgesel Günleri’nde, Yafa: Portakalın Otomatiği'nin ve yönetmenin diğer filmlerinden oluşan bir seçkinin de gösterileceğini hemen eklemek isterim.

IDFA’nın bu seneki konuklarından biri olan Eyal Sivan, filmden sonra seyirciyle yaptığı söyleşide, büyük bir açık sözlülükle belgeselde “Filistinlilerin bu topraklardan silinip atıldığı yılları anlatıyorum,” diyordu. 19-29 Kasım tarihleri arasında düzenlenen festivalin, belgesel tutkunlarını, ekonomik krize, soğuk ve yağışlı havaya rağmen bu yıl da ışığa uçan pervane misali kendine çekmesi için pek çok neden vardı: Eyal Sivan’ın verdiği bir demokrasi dersi niteliğindeki sinema dersi ( http://tinyurl.com/2vo8ryv), yine Sivan’ın bu yıl IDFA’nın geleneksel Top 10 (en iyi 10 belgesel) seçkisinin derlenmesi görevini üstlenmesi, ayrıca, Sivan ve Frederick Wiseman’ın retrospektifleri…

Festivalin keşiflerinden biri de yine Filistin, İsrail çatışması üstüne, bu kez genç bir kadın yönetmenden: Noa Ben Hagai, Kan Bağı (Blood Relation) adlı belgeselinde, kendi ailesinin içine düştüğü çelişkili durumu anlatıyor. 1940’ların başında ortadan kaybolan büyük teyzesinin mektuplarını tesadüfen bulan yönetmen, büyük bir aile sırrını ortaya çıkardığının farkına varır. Bir Arap’a kaçan, işgal nedeniyle Batı Şeria’daki kamplardan birinde ömrünü tamamlayan büyük teyzenin ailesine yazdığı mektuplarda yardım isteyen çığlıkları vardır; Bazen kocası ve çocuklarına çalışma izni bulunması için, bazen de insani ihtiyaç maddeleri ve hatta yiyecek için… Teyzesinden gelen mektupların, işgalin ilk yıllarındaki günlük hayata tanıklık ettiğini söyleyen yönetmenin, Batı Şeria’daki akrabalarıyla kendi ailesini yakınlaştırmak için verdiği çabanın umutsuzlukla sonuçlanması, arasında uçurumlar olan iki toplumdan insanların kısa vadede yakınlaşmasının imkansızlığını anlatır gibidir…

Kişisel bir merak üstüne kurulu bir başka film de yine bir İsrailli yönetmen Yoav Shamir’den… Kimi kez Michael Moore vari bir edayla oradan oraya koşturan, kimi kez de çocuksu bir merakla, öğrenciler ya da soykırımdan kurtulan yaşlı karakterleriyle konuşan Shamir, anti-semitizm nedir, sorusundan yola çıkıyor. Yönetmenin nükteli olduğu kadar da düşündüren belgeseli Hakaret (Defamation), zaman zaman İsrail’deki eğitim sistemini de iğnelemekten geri kalmıyor. Polonya’daki Auschwitz toplama kampını ziyarete gelen İsrailli liseli gençlerle dolaşan, onların peşinden otel odalarına kadar gelen ve “Neden dışarı çıkıp gezmiyorsunuz?” sorusunu yönelten, Shamir’in gençlerden aldığı korku dolu cevaplar çoğu seyirciye irkiltici, hatta şizofrenik gelebilir… Yalnızca, bu birkaç belgesel bile İsrailli muhalif yönetmenlerin sisteme karşı duruşlarına şapka çıkartıyor.

Avrupa Birliği ile ilişkilerin ülkemizde de gündemde olduğu şu günlerde, Slovakya ve Çek Cumhuriyeti ortak yapımı bir belgeselden de söz etmek istiyorum. Yönetmen Marko Skop’un bu yaz Karlovy Vary’den “En İyi Belgesel” ödülüyle dönen filmi Osadne, aslında gayet insani durumlardan doğan doğal bir mizah anlayışıyla yüklü… Osadne, AB sınırlarının en doğu ucunda kalan, genç nüfusun iş bulmak için şehirlere göçtüğü, artık yalnızca yaşlıların kaldığı ufacık bir köydür. Ancak, her ne hikmetse köyün papaz, öğretmen ve muhtarı, yani en kalbur üstü kişileri bu makus kaderi tersine çevirmek için AB fonlarına bel bağlarlar. Kanımca, aldıkları hibeyi kullanarak yapacakları yatırımlarla köylerine turizmi çekmeyi düşünürler. Bu harika üçlü Brüksel’e kadar gidip bir AB yetkilisinden söz almayı başarsa da işler umduklari gibi gitmez: Gençler için hiçbir gelecek vaad etmeyen bu köyde, günün birinde papazın bir oğlu olur vee… Ne diyelim, bu heyecanlı hikayenin sonunu da varın siz tahmin ediverin.

Yine sürükleyici ve güncel bir belgesel daha: Videocracy, son günlerde yüzüne yediği yumrukla gündeme gelen İtalya Başbakanı Silvio Berlusconi’nin medya patronluğunu anlatıyor. Yönetmen Erik Gandini’nin İtalya’da televizyon programlarının kültür ve politikayı nasıl derinden etkilediğini, kitleleri nasıl yönlendirdiğini, güç ve medyanın birlikteliğini ortaya koyan bu belgeselinin tanıtım filminin İtalya’da gösterilmesi yasaklanmıştı, ama film 66. Venedik Film Festivali’nde gösterildi. Berlusconi’nin televizyon aracılığıyla halka sunduğu dünya, yalnızca görüntünün gücüne, üne ve paraya tapılan sanal bir var oluş biçimi yaratıyor ve insanları buna ikna ediyor. Belgeselde ünlü olmak, televizyona çıkmak için her türlü maskaralığı yapanların kamera arkası, traji komik görüntüleri de var. Tüm bunları görünce, “Evime televizyonu asla sokmam,” ya da “Televizyonda yalnızca belgesel izlerim,” diyenlere daha bir hak veriyor insan…

(Not: Bu yazı Yeni Film dergisinin Ocak-Mart 2010 tarihli 19. sayısında yayımlanmıştır.)

 


Copyright © ZeZe