Anasayfa    |   doc_gazete    |    Documentarist 2008    |    Documentarist 2009


Hangi İnsan Hakları? - 2010

Bir cesaret öyküsü mü, yoksa hüzünlü bir aşk mı?

Anne Gyrithe Bonne: "Bir erkek idealleri uğruna ailesini terk ettiği zaman kimse onu yargılamıyor. Filmin bir yerinde Kyi’nin İngiliz arkadaşlarından biri de bundan bahsediyor. Kimse Gandhi’yi ailesini terk ettiği için yargılamadı, erkekler gidip bir şeyler başardıklarında kahraman oluyorlar ama aynı şeyi bir kadın yapınca durum değişiyor."

Esra Bakkalbaşıoğlu

 

Burma’nın demokratikleşmesi için mücadele eden modern Burma ordusunun kurucusu sayılan asker bir baba ile önce büyükelçi sonra bakan olan siyasetçi bir annenin kızı olan Aung San Suu Kyi, üniversite ve yüksek öğrenimini tamamladığı İngiltere’de tanıştığı Michael Aris ile evleniyor ve iki oğlu oluyor. Evlendikten 16 yıl sonra annesinin rahatsızlanması üzerineBurma’ya geri dönünce bir dizi olay sonucu dikta yönetimine baş kaldıran demokratik hareketin lideri haline geliyor. Oxford’lu bir akademisyenin iki çocuk annesi karısı iken bir anda bir ulusun umudu haline dönüşen bu özel kadının olduğu yere gelebilmek yapmak zorunda kaldığı zorlu seçimleri perdeye yansıtmayı amaçlayan Danimarkalı yönetmen Anne Gyrithe Bonne, belgeselinde arşivlerden topladığı görüntülerle yakın dostların anlattıklarını bir araya getirerek, özel hayatı hakkında kesinlikle konuşmayan bu asi aktivistin arkasındaki hüzünlü aşk hikâyesini anlatıyor... Documentarist ‘Hangi İnsan Hakları?’ çerçevesinde İstanbul’a gelen yönetmen Bonne ile son belgeseli Aung San Suu Kyi: Burma’nın Korkusuz Leydisi (Aung San Suu Kyi - Lady of No Fear) üzerine konuştuk...

Aung San Suu Kyi üzerine bir belgesel çekmeye ne zaman karar verdiniz?

Filmi çekmeye 2007 baharında karar verdim. Bir arkadaşım insan hakları konusunu ele alan birçok film yapıyorsun, neden Aung San Suu Kyi gibi önemli bir figür üzerine de bir şeyler yapmıyorsun dedi. O dönem Aung San Suu Kyi neredeyse unutulmaya yüz tutmuştu, 2003’ten beri ev hapsindeydi. Proje fikri ortaya çıktıktan kısa süre sonra Burma’da Eylül Devrimi olarak da bilinen hükümet karşıtı eylemler yaşandı. Kyi, evinin demirlerinin ardında kısa bir konuşma yaptı, kimse onun o evden sağ çıkıp çıkamayacağını bilmiyordu. 2003’te hükümet destekli bir grup konuşma yaptığı yeri basıp birçok destekçisini öldürdüğünde sağ kurtulmuştu ama artık bir gün o evden çıkıp çıkamayacağı şüpheliydi. Son 21 yılın 15’ini ev hapsinde geçiren bu kadının bugün olduğu kişi haline nasıl geldiğinin hikâyesini anlatmak istedim. Yani, bu aslında sadece insan hakları üzerine bir belgesel değil, daha çok bir aşk ilişkisinin, üzücü bir aşk hikâyesinin belgeseli. Bu iki kişinin birbirlerinden ve kurdukları aileden ödün vererek Burma için nasıl omuz omuza mücadele ettiklerinin hikâyesi. Kyi’nin kendini nasıl değiştirdiğinin hikâyesi, Oxford’lu bir akademisyenin iki erkek çocuk annesi karısıyken bir anda Burma’daki demokratik hareketinin başına geçiyor ve baskıcı yönetimin baş düşmanı oluyor. Ve tüm bunlar olduğu sırada 42 yaşında.  

Peki sizin gözünüzden nasıl biri Aung San Suu Kyi?

O fantastik bir kadın. Burma’ya ilk gittiğinde yaptığı konuşmayı 250.000 kişi dinliyor, çok iyi bir hatip. O konuşmayı dinleyen bir gazeteci nasıl umutla dolduğunu ve etkilendiğini anlatmıştı. Hayran olunacak biri, ama aynı zamanda eleştirebilirsiniz de. İki küçük çocuğunu ve kocasının geride bırakıyor ve yepyeni bir hayata adım atıyor. Bu tercihin kendisi ne olduğu kadar ailesine de çok büyük etkileri oluyor. Hapse atıldığı zaman oğullarından biri onu görmek istiyor, ama o oğlu olan tek mahkûm ben değilim ve sen de annesi hapiste olan tek çocuk değilsin diyerek bu isteği reddediyor. Ama insan onun hakkında daha fazla şey öğrendikçe hükümet ile arasındaki siyasi uçurumun ne kadar derin olduğunu fark ediyor. O şiddetin siyasal bir araç olduğu bir yerde, şiddet içermeyen bir hareketi yönetiyor ve bu kurala sıkı sıkıya bağlı kalıyor. 

Belgeselin sizi en zorlayan yanı hangisiydi? 

Burma çekimleri çok zordu. Burma’ya turist kılığında girdim, çünkü oraya belgeselci olarak girebilmem mümkün değildi. Kameramı el çantama yerleştirdim, kontroller sırasında bu kamerayı Burma’nın tarihi ve doğal güzelliklerini çekmek için yanımda taşıdığımı söylüyordum. Burma’da sokaklarda asker görmüyorsunuz. Ama her hareketinizin takip edildiğini hissediyorsunuz. Bana sürekli otelin telefonunu kullanma dinleniyordur, yanında kesinlikle onunla ilgili bir yazı ya da benzer bir şey bulundurma her an aranabilirsin diyorlardı. Bu yüzden röportajları hep farklı yerlerde ve gizli gizli gerçekleştirdim. Sürekli ne yaptığımı saklamak durumundaydım. Burma’da konuştuğum parti üyelerinin hiçbiri yüzlerinin görünmesini istemedi. Eğer görünürlerse bunun partilerinin sonunun getireceğini söylediler. Bu durum belgesel yönetmeni olarak sizin üzerinize büyük bir sorumluluk yüklüyor. Ne Kyi’nin kendisiyle ne de yakın aile bireyleri ile görüşebildim. Bu konuda ailesine kesin bir ültimatom vermiş, kimse ile görüşmelerine izin vermiyor. Zaten büyük oğlu psikolojik olarak bu süreçten çok kötü etkilenmiş ve bazı sorunları var. Dolayısıyla film için ondan izin almadım, belki isteseydim de vermezdi. Ama aile bireyleri benimle görüşememelerine rağmen arkadaşlarına ulaşmak konusunda çok yardımcı oldu. 

Galadan hemen sonra Aung San Suu Kyi, serbest bırakıldı. Aynı  belgeseli bugün çekiyor olsaydınız her şey farklı mı olurdu?

Şimdi çekseydim çok daha kolay olurdu. Ama film bir şekilde çok doğru zamanda hazırlandı. Belgeselin galasının yapıldığı dönem Aung San Suu Kyi ev hapsinden serbest bırakıldı ve birden ona ve dolayısıyla belgesele olan ilgili inanılmaz boyutlara ulaştı. Bunun olacağını tahmin etmiyordum. Belgeseli yaparken unutulmaya yüz tutmuş bir kadının belgeselini yapmak için yola çıkmıştım. Şu an insanlar yürüttüğü siyasal hareket kadar Kyi’nin insan olarak nasıl biri olduğunu da merak ediyor. Bu konuda çok şanslıydım. Diğer türlü belgesel hiçbir zaman bu kadar ilgi çekmeyebilirdi.

Sizce belgeseller, mesela Burma özelinde Burma VJ ve sizin belgeseliniz siyaset üzerinde bir etki yaratabilir mi? 

Bence bu filmler uluslararası dikkati bölgeye ve orada yaşananlara çekebilir. Aung San Suu Kyi’nin başını çektiği hareket ve onun mücadele yöntemi çok ilgi çekici ama bunun aynı zamanda bir de bedeli var. Ben aslında bu bedeller üzerine yoğunlaştım. Bu filmler bilinci artırabilir ve bu bilinç de bir şeylerin değişmesini sağlayabilir. 

Hakkında belgesel yaptığınız kişiye ve mücadelesine karşı bir sorumluluk hissediyor musunuz?

Birisi hakkında belgesel çekerken kendini bu insana karşı sorumlu hissediyorsun. Mümkün olduğunca açık bir film çekmeyi hedefledim. Kimseyi yargılamamaya özellikle önem verdim, istedim ki filmi izleyenler kendi yargılarını kendileri oluştursunlar. Erkekler için durum çok daha kolay. Bir erkek idealleri uğruna ailesini terk ettiği zaman kimse onu yargılamıyor. Filmin bir yerinde Kyi’nin İngiliz arkadaşlarından biri de bundan bahsediyor. Kimse Gandhi’yi ailesini terk ettiği için yargılamadı, erkekler gidip bir şeyler başardıklarında kahraman oluyorlar ama aynı şeyi bir kadın yapınca durum değişiyor. Belgesel sonunda ne düşüneceğiniz size kalıyor. Ben diplomatik bir dil kullandım. Bir yandan benim de bir çocuğum var ve bir insanın çocuklarını nasıl bırakıp gidebildiğini anlamıyorum. Diğer yandan o birçok kişi için bir kahraman. Burma’ya gidince insan bunu daha iyi gözlemliyor. Devlet şiddetine uğramış insanlar ondan medet umuyorlar. Her ne kadar evinde hapis olsa da onun varlığı ve ülkeden kaçmamış olması onlara güç veriyor. Neredeyse mottolaşmış bir lafı var: “Hapse atılmıştım, ama kendimi her zaman özgür hissettim çünkü korkmuyordum… Benim için asıl özgürlük korkulardan özgür olmaktır.” Onun korkusuzluğu diğerlerine umut veriyor. 

Genç belgeselcilere söylemek istediğiniz bir şey var mı?

En önemlisi vazgeçmemek. Bir konuya odaklanıp, yaptığın işe güvenmen gerekiyor, ve çevrende sana destek olacak ve seni doğru yönlendirecek iyi insanların olması lazım. 
Bir filmi bitirdiğimde iki ay kadar bekletirim ve sonra yeniden üzerinden geçerim. O zaman ilk anda göremediğiniz bazı şeyleri daha rahat görebiliyorsunuz. Bu film için o kadar çok kişiyle görüştüm ki aslında. Bunların büyük kısmını kullanamadım, çünkü anlatmak istediğim konuya odaklanmamı engelleyeceklerdi. Bunu fark etmek ve atarken acımasız olmak gerekiyor. Bir röportaj için bazen iki yıl uğraşıyorsunuz ve sonunda tam 45 dakika konuşuyorsunuz, çıkarken ne kadar mükemmel bir röportaj oldu diye düşünüyorsunuz ama filme bunun sadece 1-2 dakikasını alıyorsunuz. Artık filmim hazır diyebilmek zorundasınız, yoksa hiçbir zaman sonu gelmez. Bir süre bırakıp geri dönün. Sabırlı olmak özellikle çok önemli.

(Bu söyleşi 15.12.2010 tarihli Birgün gazetesinde yayınlanmıştır.)

 



ENGLISH TÜRKÇE

 

 

 

 

En son yazılar

“Erotik Adam” ya da
Batılı erkeğin düşü: Şark’ta bir harem!

İstanbul belgeseli keşfediyor!

Gündelikçiler kendini oynadı

Bir cesaret öyküsü mü, yoksa hüzünlü bir aşk mı?

'Hayatın anlamı' üzerine bir belgeselcinin yalan yanlış akıl yürütmesi

Dünyanın kirli çamaşırlarını ipe seren filmler

Bir İran gerçeği olarak belgesel festivali

Bir yönetmen: Rodi Yüzbaşı

Sheffield'de Türkiye rüzgarları

Sibirya'nın sınırlarında bir belgesel festivali

DOK Leipzig: A festival with a great spirit (Ing.)

Kosova'da bir belgesel karnavalı

Uzun bir serüvenin kısa hikâyesi

Saraybosna FF: Bize yakın dertler

“Balkanların anlatacak öyküleri var”

“Ne kadar güçlü olduğumuzu keşfetmemizden korkuyorlar”

“They are scared that we find out how powerful we are”

Belgesel para kazandırmaz”

DOCUMENTARIST büyüdü, festival oldu!

Fikirden filme giden uzun yol

DOCUMENTARIST: Haydi izleyelim!

Filistin'den Arjantin'e kısa bir dünya turu

Yafa, Portakalın Otomatiği: Bir turunçgilin peşinde...

İsrail'deki apartheid rejimine karşı...

Notes from the 29th Festival (İng.)

“Dikenli teller, rüzgârda şarkı söyler”

Envai çeşit belgesel

Teğet geçilmemiş bir belgeselin yapım süreci

Tel örgülerin ardındaki kadınlar

Dünyaya belgeselle bakmak ve görmek

Ankara'dan belgesel manzaraları

Dört duvar arasında, vizyonda!

Süngüyle kesilen ekmekler

Berlin üzerinde ninniler
ya da 'dandini dandini dastana'

'Bal'a giden 'Yol'

Bir 'talent'ın gözüyle Kampüs izlenimleri

Berlinale'nin (süper)market halleri

 

Arşivdeki diğer yazılara ulaşmak için tıklayınız.

NOT: Yukarıdaki yazılarda dile getirilen görüşler yazarlarına aittir, Documentarist'i bağlamaz.

 

Bültenler

Kasım-Aralık 2010
Eylül-Ekim 2010
Ağustos 2010
Temmuz 2010
Haziran 2010
Mayıs 2010
Nisan 2010
Mart 2010
Şubat 2010
Ocak 2010
Aralık 2009
Kasım 2009
Ekim 2009
Eylül 2009


 

İletişim    |     Biz kimiz?    |    Bağlantılar