Bize yakın dertler
Saraybosna Film Festivali'nde bu sene ilk kez Türkiye'ye de kapılarını açan Belgesel Yarışması'na "Kamerayla İzdivaç" adlı filmiyle katılan Doğa Kılcıoğlu, festivalin üzerinde bıraktığı izleri paylaşıyor.
Doğa Kılcıoğlu
Birçok festivalde olduğu gibi, Saraybosna Film Festivali de belgesel alanında dışarıda neler oluyor konusunda zenginleşip dönmemi sağladı. Belgesel Yarışması'ndaki filmlerin birçoğunu izleme imkanım oldu. Bu bölümde Rada Sesic tarafından seçilmiş 17 Balkan Belgeseli yarışıyordu.
Belgeseller yine festivalde kurmaca filmler kadar ön planda değildi, hatta evet üvey gibiydi, ama yine de Türkiye’deki festivallere örnek olması gereken bir önem veriliyordu belgesel bölümüne. Öncelikle filmlerin gösterildiği salon ve gösterimin teknik kalitesi çok yüksekti. Ses, görüntü, DigiBeta gösterim imkanı ve salonun kapasitesi (yaklaşık 350 kişilik bir salon) gerçekten bir yönetmenin keyfini yerine getiriyordu. Üstelik akşam seanslarında salonun neredeyse dolması, gündüz seanslarındaysa yarıdan çoğunun dolu olması Saraybosna’lıların belgesele ne kadar kıymet verdiklerini gösteriyordu. Hatta bir seansta seyirciler filmi merdivenlere oturarak izlediler, ki görülesi bir manzaraydı.
Gösterimler sonrasında her filmin söyleşi imkanı oluyor, insanlar bol bol soru soruyordu. Ama asıl önemli bulduğum, filmin gösteriminin ertesi günü, festival alanında DocuCorner adındaki köşede yapılan tartışmalardı. Bu tartışmalara, Balkanların birçok yerinden gelen, insan hakları gönüllüsü gençler katılıyor ve bir önceki gün izledikleri filmleri tartışıyorlardı. Bu tartışmalarda herkes filmi dilediği gibi eleştirmekte özgürdü. Bazen çok hararetli tartışmalara da şahit oluyorduk.
Savaş sırasında çocuk olan bu gençler, özellikle 'savaş' söz konusu olduğunda tartışırken kendilerinden geçebiliyorlardı. (Ne yazık ki tartışmaların en hararetli anlarında aralarında Boşnakça konuşuyorlar ve çevirmen bile tartışmayı dinlerken çevirmeyi unutuyordu.) Ama filmlerden ve sorulan sorulardan çıkardığım, savaş travmasını en çok şimdiki gençliğin yaşıyor olduğu.
İnsan haklarıyla ilgili bir panelde bir yapımcı, “Savaş filmleri izlemekten artık fenalık geldi” diye bir cümle kurdu ve bir genç kalkıp “Hayır, savaşla ilgili filmler yapmalıyız ki ailelerimize yapılanları unutmayalım, tarihimizi unutursak aynı şeyleri tekrar yaşarız” dedi. Gençlerin içlerinde savaşa karşı bir öfke var; sanırım ondan da önemlisi “öteki”ne karşı kırılması zor bir önyargı... Ama bu tartışmalar bile bu önyargıları kırmak ve “öteki”ni tanımak için bir başlangıç sayılabilir.
Festivaldeki filmlerin bir bölümü savaşla ilgiliydi, daha doğrusu, savaş sonrası hayatla... Örneğin Mila Seeking Senida adlı film, kendini Sırp bir ailenin kızı sanırken bir gün savaş sırasında evlat edinildiğini ve aslında Boşnak olduğunu öğrenen bir kızın annesini arama öyküsünü anlatıyor. Years Eaten by Lions ise savaş sırasında Sırp televizyonlarının yanlı yayınlarından oluşan mizahi bir belgesel. Ama itiraf etmek gerekiyor ki bu filmlerin bazıları, bir yabancı için takip edilmesi zor bir içeriğe sahip olabiliyor ve bazen yönetmen seyirciye oynayabiliyor ki bunu çok tehlikeli buluyorum. Çünkü yönetmen karşısında bu konuda hassas bir seyirci bulacağını biliyor. Bazı seyirciler daha filmin ilk dakikalarında ağlamaya başlıyor.
Festivalde başka türlerden de birçok film izlemek mümkündü. Bunlar genelde, bir şekilde yönetmenin kendi tarzını ortaya koyduğu filmlerdi. Türkiye kökenli olup Avusturya’da yaşayan Hüseyin Tabak’ın Avusturya Evsizler Futbol Takımının hikayesini anlattığı Kick Off örneğin çok keyifli bir filmdi. Yada komünizm zamanında kurulmuş, Roman ve Bulgar halkın bir arada yaşayabilmesi için inşa edilmiş olan bir sosyal konutun, zamanla nasıl topluma entegre olamamanın tipik örneğine dönüştüğünü bize tepeden bakmayan bir dille anlatan Paradise Hotel belgeseli çok ilginçti. Avusturya yapımı My House Stood in Sulukule ise bize Sulukule’nin yıkılma macerasını oradan ayrılamayan bir kaç karakter üzerinden anlatıyor. Yarışmada “Saraybosna'nın Kalbi”ni (birinci olan filme verilen ödülün adı) kazanan The Seamstresses ise Makedonya'da komünizmin çöküşüyle eve dönen ve iş bulamadığı için tüm gün bira içip maç izleyen erkeklerin ve onların aksine çok küçük maaşlarla tekstil fabrikalarında çalışmaya giden kadınların hikayeleri mizahi bir şekilde anlatıyor.
Bir de kaçırdığım ve izlemeyi çok istediğim bir film var: The World According to Ion B. (Ion B'nin Gözüyle Dünya). Bu film DocuFest’te de En İyi Belgesel seçildi ve kendinden çok bahsettirdi. Geçen Haziran'da Documentarist’te de gösterilen bu filmi bir SaturDox etkinliğinde izlemeyi umuyorum. :)
Saraybosna Film Festivali özellikle Balkan ülkelerinde üretilen filmleri görmek ve bu ülkelerde yaşayan yönetmenlerin deneyimlerini tanımak anlamında çok öğreticiydi. Bize çok yakın ve benzer dertleri olan bir sinema var ve sanırım bu sinemayı yakından tanımak bizim için çok zenginleştirici olacak.