
| TUR |
Dünyanın dört bir ucundan gelen belgesel filmler, bir nebze de olsa başka coğrafyalar, halklar, bireyler, meseleler üzerine odaklanmak isteyenler için birebir. Ama kimi zaman, basit bir anons yapılsa hoşgörü havası içinde telafi edilebilecek teknik sorunlar, bu keyfi kaçırabiliyor.
Hatice Caner
Altı salonda birden ve hatta medya diliyle ‘iki kıtada’ gösterim yapan 1001 Belgesel Film festivali, 12. yaşını kutladığı bu sene, İstanbul’daki belgeselseverlere 120 filmin gösteriminin yanı sıra söyleşi, panel, atölye çalışmalarıyla da belgesel filmi değişik açılardan tartışmayı hedefleyen bir program sundu. Küba belgesellerine ayrılan bölüm ve uyku tutmayanlara gece yarısı belgeselleri programı bu senenin hoşluklarıydı.
Özellikle Türkiye’deki medya gündeminin bize sunduğu, kendi göbek deliğinden uzaklaşamayan bakış açısından muzdaripler için bir nebze de olsa dünyadaki başka coğrafyalar, halklar, bireyler, meseleler üzerine odaklanmak pek şifalı bir etki bırakıyor. Dünyanın dört bir ucundan gelen belgesel filmler böyle bir şifa edinmek isteyenler için birebir.
BELGESEL GAZETE: Mumia'dan Yılmaz'a: Hatırlamak için! IDFA 2009: Keşifler ve ustalar Tanıma, dinleme, paylaşma ihtiyacı Görüntüyü baş tacı eden festival Tüm yazılar için >>> BÜLTENLER: Şubat 2010 |
|---|
Gösterimlerin yapıldığı altı salonun -iki kıtada!- her seans için teknik olarak organize edilmesini, filmlerin taşınmasını, programın yürütülmesini sağlayan ekibin de 1001 türlü sıkıntıyla savaştığına
kuşku yok. Emeklerini hiç küçümsemeden, o seansla ilgili anlık aksaklıkları film gösteriminden önce yapılacak anonslarla seyirciye duyurmanın yaratacağı karşılıklı kolaylık ve hoşgörü havasının önemine dikkat çekmek istiyorum sadece.
İstanbul’un, özellikle Beyoğlu’nun artık uluslararası bir yaşam alanı haline gelmesiyle filmlerdeki İngilizce altyazının varlığı izleyiciler için çok önemli olmaya başladı ki, festivalde seyrettiğim Japonca-İngilizce bir filmin Türkçe altyazısı da yoktu. Tüm programda filmlerin Türkçe ve İngilizce altyazılarının olacağı duyurusuna güvenerek gelen ve salonun ortalarında yerini alan, ancak film başladıktan sonra alt yazı olmadığını görerek, haklı olarak tıkış tıkış salondan çıkmak için çabalayan izleyicileri suçlayamıyoruz. Aynı izleyicilerin film başlamadan önce alt yazı olmaması ile ilgili aksaklık anonsunu duyduklarında eminim görevlileri, gönüllüleri suçlamayacakları gibi.
Benzer bir derdim de, gösterim sonrası yönetmenle söyleşilerin anonsu ile ilgili. Festivallerin izleyiciyle filmi ortaya çıkaranların belki de karşılaşacağı tek mekan olması itibariyle tadına doyum olmayan bir olanağı kullanma, yani filmleri seyrettikten sonra salonda bulunan yönetmenle söyleşme keyfimizi bozan da yine benzer bir gereksiz aksaklık. Film bitiminde söyleşiye başlamaya, soruları olan izleyicileri görmeye çalışırken, hızla salonu terk etmeye çalışan izleyicilerin arasında kalan yönetmen bunalarak salondan çıkmak zorunda kalıyor. Biz de yılmıyor, 30 kadar izleyici ile birlikte peşine düşüp sonunda fuayede yakaladığımız yönetmenle, ayakta da olsa 40 dakikayı bulan tatmin edici sohbetimizi etmeden oradan ayrılmıyoruz.
Tabi, festivaller aynı zamanda izleyicinin de biraz çaba göstermesi gereken platformlar, öyle değil mi? Bir sonraki festival için şimdiden gözlerimiz yolda.
22.12.2009