
| TUR |
Michael Moore, “Kapitalizm: Bir Aşk Hikayesi”nde ABD’deki ekonomik sistemin şerefini beş paralık ediyor, ama sonuçta aynı sistemin restorasyonundan başka seçenek göremiyor. Oysa, sinema alanında gerçek bir muhalif duruşun daha çileli bir tercih olduğunu başka sinemacıların yaşadıklarından biliyoruz.
Necati Sönmez
‘Başkaldırı kültürünün metaya dönüşmekle kalmayıp iyi de para ettiği zamanlarda yaşıyoruz,’ demiştik “Che” filmiyle ilgili geçen ayki yazının girişinde.* Buna şunu da eklemek gerekir: Devir, aynı zamanda ucuz muhalefet devri. Malum, serbest piyasa ekonomisinde her şeyin ucuzu makbul. Bu devirde yeni dünya düzenine karşı muhalif pozisyonlara girmek, gözden en fazla düştüğü bir zamanda kapitalizmin yumuşak karnına çalışmak, punduna getirip onu mindere sermek ve buradan puan üstüne puan kazanmak artık işten bile değil.
Geçen ay 50’nci yılını kutlayan Selanik Film Festivali’nde izlediğimiz pek çok politik filmden biri olan “Kapitalizm: Bir Aşk Hikayesi”nde (Capitalism: A Love Story) Michael Moore, işte bunu yapıyor. Yaklaşık iki saatlik film boyunca ‘en alttakiler’in yanında saf tutup ABD’nin egemen sınıfını yerin dibine batırıyor, dev şirketlerin çıkarcı politikalarını deşifre ediyor, CEO’larını makaraya sarıyor, kısaca sistemin şerefini handiyse beş paralık ediyor.
BELGESEL GAZETE: Mumia'dan Yılmaz'a: Hatırlamak için! IDFA 2009: Keşifler ve ustalar Tanıma, dinleme, paylaşma ihtiyacı Görüntüyü baş tacı eden festival Tüm yazılar için >>> BÜLTENLER: Şubat 2010 |
|---|
Gelgelelim bu yemeğin üstüne bir bardak soğuk su içebiliyoruz ancak. Sıkı muhalif Moore, Roosevelt’i adeta devrimini gerçekleştirememiş bir sosyalist olarak sunarken, finalde çekingen bir edayla da olsa, kurtarıcı melek olarak Obama’ya işaret ediyor. Kısaca günün mönüsünde ne varsa, onu ısıtıp servis etmekten başka bir şey yapmıyor. Filmin gazına gelip kitleler halinde sokaklara dökülmeye hazırlanırken, bir sonraki seçimi beklememiz gerektiğine kani olmuş vaziyette çıkıyoruz salondan. İyi de, üç beş densiz banka müdürü ve bir kaç hırslı şirket yöneticisi yüzünden şimdi tökezleyen bu sistem, tıkır tıkır işlediği zamanlarda dünyamız bir çiçek bahçesi miydi? Sistemin çürük dişlerine dolgu yaptırınca, kuzeydeki buzullar geri gelebilecek mi? Savaş ekonomisi hız kesecek mi? Yalnızca ev taksitlerini ödeyememiş ABD’li orta sınıfın üzerine değil, tüm yerkürenin üzerine çöken bu sistemin tamirden geçmesi gerekse bile, bunu o çöküşü üreten yapıdan mı bekleyeceğiz? Bu sorunların izini Moore’un filminde aramayın.
Amerikalı bir eleştirmenin değindiği gibi, kar temelli ekonomik sisteme verip veriştiren bir filmin, ABD’de 1000’den fazla salonda gösterime girip yılın en fazla kar getiren yapımı olmaya aday olması da az buz bir çelişki değil. Venedik Film Festivali’ndeki basın toplantısında, gazetecilerin “sistemi böylesine radikal biçimde eleştiren bir filme, bu sistemin parçası olan Hollywwod büyüklerinin (filmin yapımcısı Paramount) para yatırmasını nasıl izah ediyorsunuz?” yollu sorusuna şu cevabı vermiş Moore: “Kapitalist, ondan kar edeceğini bilirse, kendisini asacağımız ipi bile size satabilir.” Tabii, bu sözün Lenin’den alıntı olduğunu ne o belirtme gereği duydu ne de gazeteciler farketti. Devir, Lenin’in adını anma devri değil çünkü...
Selanik Film Festivali’nde gösterilen bir başka politik sinema örneği, İsrailli yönetmen Samuel Maoz’un “Lübnan” (Lebanon, 2009) adlı filmiydi. Bu yıl Venedik’te Altın Aslan ödülü kazanan bu sarsıcı film, baştan sona bir tankın içinde, bir grup İsrail askeri arasında geçiyor. İsrail ordusunun 1981’de Lübnan’a girişi sırasında cereyan eden ve - tıpkı “Beşir’le Vals”te olduğu gibi- yönetmenin kendi askerlik deneyimlerine dayanan bir hikaye; yine bir tür günah çıkarma seansı... Film seyircinin suratına adeta kan sıçratıyor, savaşın da ordunun da ne menem bir şey olduğunu gözler önüne seriyor. Ne var ki, bir sinema filmi olarak taşıdığı tüm maharetlere rağmen, sonunda gelip aynı soruya tosluyor: İsrail devletinin parasal desteğiyle dile getirilmiş bir özeleştiri ne kadar özeleştiri olabilir? Venedik’te ödülle taçlandırılan şeylerden (filmin sinemasal yetkinliği, savaş karşıtlığı, vs.) İsrail devleti de nemalanmış olmuyor mu nihayetinde? O halde, filmin arkasında durduğu muhalif tavır kim tarafından kime/neye karşı örgütlenecek? Bu sorulara net bir yanıt vermek kolay değil.
Muhalif duruşu tartışma götürmez olan, bu duruşun hakkını veren (bedelini ödeyen mi demeli?) bir isim de vardı Selanik’te: Goran Paskaljevic. Tito döneminde sansürün, Milosevic döneminde Sırp milliyetçilerinin hedefiydi. Herkesin Emir Kusturica’ya (Kusturica’nın da Milosevic’e) alkış tuttuğu bir dönemde, Paskaljevic ülkesine bile giremiyordu. Buna rağmen hem Yugoslavya döneminde hem de sonrasında birbirinden önemli filmlere imza attı.
En güzel filmlerinden biri, reel sosyalizm üzerine olağanüstü bir komedi olan “68’in Kaçamak Yazı”, ülkesinde festivallere bile alınmadı, hasıraltı edilmeye çalışıldı. Ama bu çabalar, filmin sonradan geniş bir popülarite kazanmasına engel olamadı. Paskaljevic festival sırasında verdiği sinema dersinde, başka bir filmiyle ilgili şu anekdotu anlattı (mealen): “Yugoslavya döneminde en büyük sinema etkinliğimiz Pula Film Festivali’ydi, bizim için dünyadaki tüm festivallerden daha önemliydi. Ben de festivale ‘Kış Vakti Sahil Güvenlik’ (Beach Guard in Winter, 1976) adlı filmimle başvurmuştum. Bütün filmlerin bobinleri önce, Tito’nun Adriyatik’te bir adadaki yazlığına gönderiliyor, gelecek cevaba göre film festivale alınıyor veya eleniyordu. Benimki de adaya gitti. Kara mizahla yüklü, hayri karamsar bir filmdi; finalde bir trenin tünele girişiyle bitiyordu... Doğrusu pek umutsuzdum. Fakat sonra iyi haber geldi; Tito filmi çok eğlenceli bulmuş, gelen bilgilere göre karısı da her sahneye katıla katıla gülmüştü... Film bu şekilde yarışmaya katıldı ve birincilik ödülünü kazandı.”
Sonradan yabancı bir gazeteciyle yaptığı röportajda Tito’ya diktatör dediği için başı belaya girecek olan Paskaljevic, sansürü aşmak konusunda mizahın kendisine ne denli yardımcı olduğunu anlatmak üzere aktardı bu anekdotu. Şunu da anlatmış oldu ama: Her koşulda eleştirel olabilmenin ve öyle kalabilmenin çileli bir tercih olduğunu.
------
(*) Ekmek ve Özgürlük, sayı 3, Kasım 2009.