TUR
Görüntüyü baş tacı eden festival

CAMERIMAGE, görüntü yönetmenlerinin motivasyonunu artıran çok önemli bir buluşma. Sadece görüntü yönetmenleri değil belgeselciler de bu tarz festivaller sayesinde görüntünün önemini tekrar tekrar kavrayacaklar.

Özlem Günhan*

Polonya’nın film merkezi  Lodz’da  (‘vuuc’ diye okunuyor), dünyada çok az örneği olan bir festivaldeyiz: Plus CAMERIMAGE International Film Festival of the Art of Cinematography (Plus Camerimage Uluslararası Görüntü Sanatı Film Festivali). Adından da anlaşıldığı gibi bu festivalin yıldızları yönetmenler ya da aktörler değil. Bu defa sahnede görüntü yönetmenleri var.

Uzun metraj filmler, Polonya yapımları, uzun ve kısa belgeseller, müzik videoları ve öğrenci filmleri dalında bir çok yarışma bölümü içeren, yarışmasız bölümde pek çok özel gösterimin yer aldığı, kısaca sinemanın her alanından filmleri biraraya getiren, ama türü ne olursa olsun esas olarak bu filmlerin görüntü kalitesine odaklanan kendine has bir festival, Plus CAMERIMAGE... Gösterimlerin yanında çok sayıda panel, söyleşi, workshop ve yan etkinliğe de sahne olan koca bir ‘görüntü panayırı’. Bu yıl 17'ncisi düzenlenen ve her yıl daha da büyüyen festival, bir zamanların endüstri merkezi olan bu silik ve karanlık şehre adeta hayat veriyor. Ünlü Lodz Film Okulu’nun öğrencileri ve yurt dışından gelen konuklarla dolup taşıyor mekanlar. Ana mekan olan Grand Theatr’da Arri, Sony, Panavision, Panasonic gibi bir çok marka yeni ürünlerinin hünerlerini sergiliyor bir taraftan. Asıl hedef kitlesi ve ‘müşterileri’ görüntü yönetmenleri olunca, söz konusu firmalar her akşam yemek ya da parti düzenlemekten de geri kalmıyorlar.

BELGESEL GAZETE:

Mumia'dan Yılmaz'a: Hatırlamak için!

Sahi, "Hangi İnsan Hakları?"

IDFA 2009: Keşifler ve ustalar

"12. kez 1001"den notlar

Tanıma, dinleme, paylaşma ihtiyacı

Muhalif olmanın hafifliği

"Gerçeği söylemek gerekirse!"

Tüm yazılar için >>>

BÜLTENLER:

Şubat 2010
Ocak 2010
Aralık 2009
Kasım 2009
Ekim 2009
Eylül 2009

Festival çok iyi organize edilmiş. Bizim Türkiye’den gelişimiz, pasaport ve vize işlemlerimiz itinayla takip edildi, buraya vardığımızda bizimle her an ilgilenecek bir rehber (genellikle gönüllü öğrenciler) verildi, kamera emekçileri olarak sürekli el üstünde tutuluyoruz. Her sabah 10’da başlayan filmler ve etkinliklerle neredeyse nefes almadan geceyi görüyoruz. Belgeseller için ayrı bir mekan ayarlanmış; Polonia Cinema. Bütün belgesel gösterim ve etkinlikleri burada yapılıyor. Neredeyse dört gündür evimiz gibi olan mekanda, görüntü kalitesiyle öne çıkan bir çok filmi görme şansımız oldu.

Belgesel filmler uzun ve kısa metraj olmak üzere iki ayrı kategoride yarışıyor. Bu yıl Documentarist'te izlediğimiz bir çok film (“Burma VJ”, “Kanlı Pazartesiler ve Çilekli Turta”, “Kör Aşklar”, insan hakları etkinliğinde gösterilecek olan “René”, vb.) uzun belgesel kategorisinde Altın Kurbağa adayı olarak burada da karşımıza çıktı. Her ne kadar görüntü dalında yarışılsa da, filmlerin içeriği de genel olarak çok iyi. Tabi birkaç filmdeki Hollywood tarzını ve TV belgesel formatını görmezden gelirsek. Filmlerin bütününden çıkan net bir gerçek var; belgeselin görüntü dili olmak zorunda! Bizim Türkiye’de film yapmadan önce hep tartıştığımız, kararlar aldığımız, ama her seferinde malzeme toplama kaygısıyla çok da üzerinde durmadığımız, hep ikinci plana attığımız görüntü dili. Malzemenin bizi yönlendirmesiyle kotardığımız dil.

Kısa kategoride yarışan kısacık bir Polonya yapımı, “Poste Restante” bu anlamda okullarda ders olarak okutulacak tarzda bir film. Tasarlanmış çekimin, görüntü diline karar vermenin filmi nasıl film yaptığına dair çok iyi bir örnek. Konusunu hemen hiç diyalog kullanmadan sadece görüntüyle anlatabilen bir film. Bu anlayışın uzun süredir Türkiye’deki yönetmenlerce de konuşulduğu ve tarzın doğruluğuna dair genel bir kanı olduğu doğru, ama bizde bunun uygulandığı örnekler maalesef yok gibi. Elbette bu sadece yaklaşım meselesi değil. Türkiye’de belgesel yapmanın ve belgeselci olarak yaşayabilmenin zorlukları ortada. Böyle olunca bir çok yabancı belgeselde kullanılan malzemeye (35 mm kameralar, lensler, şaryo, crain, jimy jib, ışık vb.) yer vermek mümkün olmuyor. Hatta bunları bir tarafa bırakalım, belgesel filmde  olmazsa olmaz çift kamera, boom mikrofon, hatta yaka mikrofonu gibi ekipmanlar, hem malzemeye ulaşım hem de prodüksiyona bindirdiği ekstra ekip ve masrafları nedeniyle kullanılamıyor.  Hal böyle olunca, festivaldeki belgeselcilerin ASC görüntü yönetmenleriyle, iyi ve yeterli malzemeyle yaptıkları filmlerle yarışabiliyor olmamız mucize gibi. Daha önce kameraman olarak gittiğim belgesellerde konuyu, çekime başlamadan hemen önce öğrendiğim oldu. Festivalden çıkardığım sonuç şu: Dilini yaratmadan çekme! Yönetmenle konuşmak ve bazı kararlar almak bile değil mesele. Neredeyse ölçeklere kadar ince ince çalışıp, tam bir çekim planı gerekiyor iyi görüntü ve iyi film için.

Festival sonuçları görkemli bir galayla açıklandığında, ödüller aşağı yukarı beklediğimiz filmlere gitti. Bizim kategoride (kısa belgesel) birinci olan “Salt” adlı Avustralya yapımı belgeselde inanılmaz teknikler ve çok sayıda ekipman kullanılmış. Film zaten sadece  muhteşem görüntüler veren bir tuz gölünün ortasına gidilip sırf bir görsel şölen sunmak üzere çekilmiş gibi. Olağanüstü bir mekan, gökyüzünden balonla çekimler dahil özel ekipmanlar ve sonuç olarak, iyi görüntü; ama çok da belgesel denemeyecek bir çalışma. Biz mansiyon alır derken birinciliğe değer görüldü. Birinci olacağını düşündüğümüz “Nyarma” adlı Rus yapımı film ise mansiyon alabildi. Yukarıda adını andığım “Poste Restante” adlı Polonya yapımı ise belgesel yarışma sponsoru Discovery Channel’in ödülünü kazandı.

Uzun kategoride ise, drama mantığına uygun çekimleriyle “Unmistaken Child” adlı İsrail yapımı belgesel birinciliği aldı. Görüntüler çok iyi olmasa da jürinin de açıkladığı gibi görüntü yönetmeninin zor koşullarda uzun süre çalışarak drama mantığını kurmuş olması bu ödülü hak etmesi için yeterli bir gerekçeydi.

Biz festivalde Emel Çelebi'nin yönettiği “Lilit’in Kızkardeşleri” ile yarıştık. Tüm bu filmlerin karşısında bir ödül beklentimiz yoktu elbette. Ama imkansızlıklar içinde çekilmiş bir belgeselin, 500 film arasından seçilip görüntü dalında ödüle aday gösterilmesi yeterince önemliydi. Filmi beraber çektiğimiz  Necati Sönmez’in çekim esnasında 3 metreden düşüp kafasını kırmasına değdi doğrusu!

Tüm bu olumlu gözlemlerin yanısıra kadın görüntü yönetmenlerinin azlığına da değinmek gerek. Festivalde, erkek hakimiyeti söz konusu. Biz kadın kameraman ve görüntü yönetmenleri bir elin parmaklarını geçmiyoruz maalesef. Problem, bu işi bedensel güçle ilişkilendirmek ve işin kamera kullanmaktan ibaret olduğunu düşünmekte yatıyor. Ne yazık ki, görsel tasarımın önemini henüz kavrayamıyoruz ve işi teknikerlik olarak görüyoruz. Tüm bu yanılgılar, bu alanda kadınların varlık göstermesine engel oluyor. Belki de kadın görüntü yönetmenleri ile ilgili bir film yapmalı bir dahaki sefere, kadın gözü ve algısını ön plana çıkarmak için.

Plus CAMERIMAGE geleneği olan partilerin sonuncusu, dev bir stüdyoda gerçekleşen kapanış resepsiyonu ile festivali noktalıyoruz. Dört günlük deneyim şunu kavramamızı sağladı: CAMERIMAGE, görüntü yönetmenlerinin motivasyonunu artıran çok önemli bir buluşma. Sadece görüntü yönetmenleri değil belgeselciler de bu tarz festivaller sayesinde görüntünün önemini tekrar tekrar kavrayacaklar. Belgeselcilere tavsiyem, bir yolunu bulup buraya gelmeleri, trenleri, ünlü film okulu, sinema müzesi dahil çok sayıda müzesi, kasvetli havası ve mimarisiyle birlikte bu küçük şehrin büyük festivalini görmeleri.

05.12.2009

(*) Kameraman

 


Copyright © ZeZe