
| TUR |
Bir 46. Antalya Altın Portakal Ulusal Belgesel Yarışması jüri üyesinin daha fazla soğumadan paylaşmak istediği kişisel değerlendirmeleri...
Haşmet Topaloğlu
“Kozmos” herkesin başını döndürürken, “Bornova Bornova” seyircisini yılgınlığın girdabına çekerken sadece bir kaç metre ötede ve aşağıda biz bir grup insan her seansta birbirimizi görerek turunçgiller familyasının ağaçları bodur dalları narin meyvesi sert kabuklu üyesi belgesellerden bol sayıda tüketiyorduk.
Antalya’nın festivale ayrılmış köşesinde, yıkılması en azından şimdilik söz konusu olmayan AKM’sinde ön jürinin eleğinden geçebilmiş 25 adet belgesel vardı. Beş gün boyunca her seansta ikişer üçer izledik. Boynumdaki kart ve elimdeki dosya omuzlarıma seyrettiklerimi değerlendirme, birbirleriyle kıyaslama ve mümkünse aralarından ‘en iyilerini’ seçme sorumluluğunu yüklediği için gözlerimi ve zihnimi biraz daha açmak için gayret gösteriyordum.
Filmlerin bazılarını daha önce görmüştüm, bazılarını duymuştum ama bir bölümü tamamen kapalı kutuydu benim için. Göreceğim filmlerle ilgili daha önce hiç bir şey okumamaya çalışırım; Antalya’da da elimdeki dosyayı sadece filmi gördükten sonra kullanmaya özen gösterdim. Bence önemli olan bir filmi ilk seyrettiğinizde sizde bırakacağı etki ve öyküsünü size kendi başına anlatıp anlatamadığı. Aslına bakarsanız jüri sıfatıyla seyrettiğim filmleri de öncelikle bu temel yaklaşım üzerinden değerlendirdim.
BELGESEL GAZETE: Mumia'dan Yılmaz'a: Hatırlamak için! IDFA 2009: Keşifler ve ustalar Tanıma, dinleme, paylaşma ihtiyacı Görüntüyü baş tacı eden festival Tüm yazılar için >>> BÜLTENLER: Şubat 2010 |
|---|
Sonuçları zaten biliyorsunuz. Ödül alan dört film aşağı yukarı (daha çok da yukarı) benim de en çok beğendiğim filmlerdi. Burada tahmin edebileceğiniz gibi nedenlerden veya değerlendirmelerin arka planından söz etmeyeceğim, yani olabildiğince. Filmler üzerinden belgesellere dair aklımda oluşanları ve haddim olmayarak kimi belirlemelerimi aktaracağım.
Henüz ilk seansta Türkiye’de ne çok belgesel çekildiğini ancak bunların ne kadar az paylaşılma şansı bulabildiğini düşündüm, bir kez daha. Festivaller dışında topluca belgesel izleme seansları düzenlemeli mutlaka. Documentarist’in –sağolsun- başlattığı haftalık izlemeler başka başka yerlerde de yaygınlaşmalı ve illa ki Türkiye’de yeni yapılmış, yapılmakta olan belgeseller izlenebilmeli. İzlenip tartışılabilmeli. Belgeselin en önemli avantajlarından biri kurgu aşamasında kurmacaya göre daha esnek olabilme şansı.
Filmlerde temel olarak bir röportaj hükümranlığı var. İyi kullanıldığında filme bir şeyler katıyor ama çoğu zaman bunu görmek mümkün olmuyor. Genelde röportajlar çorbaya dönüşebiliyor hem de dil açısından çok hantal ve sığ kalıyorlar. Bir konuyu anlatmanın en kolay yollarından biri röportajlar gerçekleştirmek olabilir ama bu, kolaya giden yolun kolaycılığa kayma riskini de beraberinde getiriyor. Tabii ki bir çok konu tanıklıklar olmadan anlatılamaz, öğrenilemez ama önce bir dizi röportaj çekip filmin akışını, omurgasını ikinci adımda düşünmeye başlarsanız film zaten o noktada rayından çıkmıştır bile.
Çoğu filmde gerekli gereksiz her yerde müzik kullanılıyor. Özellikle de seyircisini duygulandırmaya, anlatmak istediği acının/dramın altını çizmeye çalışanlar ızdırap çektiriyor. Hele de müziğin karakteriyle filmin öyküsü arasında hiç bir bağ yoksa. Mutlaka müzik kullanılacak diye bir kural yok ki. Röportajlar, aksiyonlar veya konular arası geçiş bloklarını ancak müzik anlatabilir diye de...
Müzik kadar filmlerin giriş bölümlerinde de bir yapıştırma hissi yaşıyor insan. Sadece çarpıcı olsun diye filmin dilinden, karakterinden uzak bir giriş yapmanın hiç bir anlamı olamaz. Bazı girişler açık bir şekilde televizyonların kendileri için uydurduğu kliple jenerik arası giriş ‘estetiğini’ taşıyor. Halbuki hemen hemen her filmin kuvvetli bir teması var. Sadece o temaya işaret eden yalın bir giriş olsa... Bir filme başlarken illa ki çarpılmamız gerekmiyor; ilgimizi çeksin ve anlatacağı şeyin ipucunu versin yeter.
Güzel bir görüntüyü, çarpıcı bir anıyı feda etmemek için filmin bütünlüğü feda ediliyor. Bunu hemen hemen seyrettiğim her film için söyleyebilirim. Halbuki yönetmen filmine biraz mesafe koyarak baksa arındırabileceği fazlalıkları rahatlıkla görebilir. Bazı filmler çok iyi giderken bir noktadan sonra sarkmaya, dağılmaya ve ne yazık ki yakaladığı vurguyu kendi kendine kaybettirmeye başlıyor.
Kişisel olarak beni en çok sevindiren noktalardan biri belgesellerin gitgide daha çok güncel toplumsal yaşamla, sosyal tartışma konularıyla, yakın sayılabilecek tarihle ilgilenmeye başlamaları. Nostaljik, hüzünlü, romantik yaklaşımlardan, geçmişin en tozlu raflarındaki en çarpıcı öyküleri arama, her farklı karakterden bir kahraman yaratma saplantısından kurtuluyoruz gibi.
Dile baktığınız zaman da bir kaç filmde de olsa sinema dilinin özgünlüğünü ve özgürlüğünü kullanmaya çalışanlar olduğunu görüyorsunuz. İnsan bir belgesel seyrederken de –en azından- görüntülerin kendi aralarında belirli bir bütünlük taşıyacak şekilde kurgulanmış olmasını bekliyor. Kimi yönetmenler bunun da ötesine geçerek denemeci, özellikli bir dil kullanımını yakalamış.
Bu kadar ‘ukalalık’ yeter diyor olabilirsiniz. Biraz da belgeselcilerin ortak dertlerine gelelim. Daha Antalya’ya gitmeden kimi belgeselcilerden şikayetler duymaya başlamıştım. Bunlar festival sırasında da devam etti hatta şu sıralarda bir ortak mektuba dönüşme aşamasında. Jürinin bir üyesi olarak hem uygulayıp hem de isyan eden kişi konumunda bulunamam ama haklı gördüğüm eleştirileri anmak isterim doğrusu.
Festivaldeki en önemli üç eksik, belgesel film gösterimlerinin detaylı olarak (isim-künye-özet) broşür veya el ilanlarında bulunmaması, gösterimlerden sonra yönetmenleri orada olduğu halde söyleşiler düzenlenmemesi ve gösterimlerin DVD'lerin aktarıldığı bilgisayardan yapılmasıydı. Bize söylenen, bu aksaklıklarda organizasyonun çok kısa sürede hazırlanmış olması ve bütçenin yetersiz kalmasının rol oynadığıydı. Nedenlere hak verip vermemek size kalmış, ama kendi adıma bir sonraki yıl her şeyin çözümlenmiş olmaması için bugün itibarıyla hiç bir neden görmüyorum. Zaten jüri üyeleri olarak da eksikliklere dikkat çekmek ve önerilerde bulunmak için ortak bir ‘temenni mektubu’ oluşturuyoruz.
Benim asıl takıldığım belgeselin seyircisinin yine belgeselciler olması. Sokaktaki insan, televizyon kamerası kendisine yöneltildiğinde “En çok haber ve belgesel izliyorum” diyerek vicdanını ve vitrini kurtarıyor olabilir, ama ne ortalama seyirci ne sinemacılar ne de sinema yazarları belgesel seyretmiyor. Ayıp olmasın diye ekleyeyim: İstisnalar hariç. Belgesel filmlerin gösterildiği salon nüfusunun yüzde doksanı filmleri yapanlar, onları tanıyanlar ve jüri üyeleriydi. İyi de hiç mi merak etmiyor bu insanlar belgeselleri? Silikozis hastalarını, bir transseksüelin hayata bakışını, Amerika’da her hafta hapishane ziyaretine giden kadınları, bir Türk aydınının nasıl olup da Yunanistan iç savaşında yer aldığını veya Diyarbakır’daki bir cezaevinde 25 yıl önce nelerin yaşandığını? Merak ediyorlar da yapılan/yaptığımız belgesellerin dilini mi beğenmiyorlar? Yoksa haberleri mi yok? Antalya’nın ardından deyin ya da Bursa’dan hemen önce veya 2009 bitmeden... Bizim asıl oturup bunu biraz konuşmamız ama konuştuğumuzla da bırakmamamız gerekiyor. Yoksa yine belgeseller yapacağız, festivallere dolduracağız, aralarında yarıştırıp sonra da kendi kendimize dertlenip tartışacağız.
Olabildiğince söz etmedim; şimdi o muğlak sınırı biraz aşayım. Jüri olarak her gün seyrettiğimiz filmleri bir sonraki sabah doyurucu bir şekilde tartıştık. Bu filmleri taze taze tartışma metodu hem bizi hantal ve yetersiz kalacak tek bir final değerlendirmeden kurtardı hem de birbirimizin kıstaslarını, durduğumuz noktaları daha iyi anlamış olduk. Salonda bulunan yönetmenlerin elini her tür grip riskini göğüsleyerek sıktık, gülümsedik, ama daha ötesinde selam alıp sır vermedik. Filmleri seyirciyle beraber ama onlardan farklı bir sırada yönetmenlerin nefeslerini ensemizde hissederek seyrettik. Bazı filmleri seyrederken ön jüriden geçemeyenleri merak ettiğimiz de olmadı değil. Televizyon için yapılmış belgeseller ve sivil toplum örgütleriyle ortak çalışma içinde çekilen filmlerin farklı bir kategoriye girip girmemesi gerektiğini tartıştık (bir karara varamadık). Son kararı verirken bir noktada kilitlenir gibi olduk ama diyaloğu derinleştirerek uzlaşma noktasını bulduk (bunda biraz da toplantı mekanındaki garsonların sandalyeleri ters çevirmeye başlamalarının da etkisi oldu).
Benim açımdan keyifli ve öğretici bir jüri deneyimiydi, ama daha önemlisi belgesel üretme ve tartışma hevesim kuvvetli bir şekilde canlandı. Documentarist gibi yapılanmaların ve bu yazıyı okuyan sizlerin varlığı bu hevesi yaşatmamı ve paylaşmamı sağlıyor. Teşekkürler.
29.10.2009